Kendimi bildim bileli zihnimin içi hiç susmuyor; en sakin göründüğüm anlarda bile derinlerde bir yerde mutlaka bir kazı çalışması sürüyor. Uzun zaman herkes hayatın dilini çoktan çözmüş de ben bazı kelimelerini duyamıyormuşum gibi hissettim; hayat, içine girdiği her kabın şeklini kolaylıkla alan bir su, ben ise kendi ağırlığını taşıyan ve başka hiçbir yere sığmayı bilmeyen bir taş gibiydim. Oysa bu sıralar içimde başka türlü bir hareket var ve kendimi, kendimden hiç beklemediğim kadar hafif hissediyorum. Her sabah gün doğmadan uyanıyor, meditasyonumu ve yogamı yapıyor, Arya’yı okula gönderdikten sonra masamın başına geçiyor ve istisnasız yazıyorum; zihnime, defterlerime, bazen de henüz kim olduğunu bilmediğim okura sıra sıra mektuplar bırakıyorum. Kiminin cümleleri devrik, kiminin derdi birkaç satırda tükeniyor ama hepsi bana ait bir sesin çağırdığı aynı hikâyenin başka başka yerlerinden geliyor. Şimdilik bilinmezliğe, umarım çok uzak olmayan bir zamanda ise size yazıyorum; hiç bağırmadan, telaş etmeden, aralık bırakılmış bir pencereden içeri süzülen ılık bir sonbahar rüzgârı gibi usulca kendisine yer açan bir hikâyeye.
Uzun zaman sonra ilk kez, süregiden bir akıntının ortasında sürükleniyormuşum gibi değil, yeni bir kapının eşiğinde duruyormuşum gibi hissediyorum; nabzımı biraz hızlandıran bir fikir, yeni başlanmış bir defter, siyah mürekkep ve sabahın ilk şarkısı bana eşlik ediyor. Mecraları başka, sayfaları aynı anda çoğalan iki hikâye, ambalajı henüz açılmamış yeni bir öykü… Hepsi yaklaşmakta olan bir yolculuğun küçük alametleri ve “alamet” bazen ne kadar yerinde bir kelime. Başımıza gelenlere ve bir türlü gelemeyenlere rağmen hâlâ burada, hayatın tam ortasında ve ayaktayız; bunu kendimize biraz daha sık hatırlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Benim kafam, ceplerim ve defterlerim de yıllardır ansızın gelen cümlelerle dolu; ben onları yeniden uyandırana kadar bıraktığım yerde sessizce bekliyorlar. Çünkü ne yaşadıklarımız ne de biz tek bir hikâyeden ibaretiz; geçmişimiz, planlarımız, hatıralarımız, umutlarımız, hayal kırıklıklarımız, sevmelerimiz ve bazen bir türlü sevilemeyişlerimizle katman katmanız. İçimizin uzun koridorlarında dolaştıkça her kapının başka bir yere açıldığını ve bazı odalara ancak yıllar sonra girebildiğimizi fark ediyorum. Belki yazmak da tam burada benim için başka bir anlam kazanıyor: Kendimi anlatmanın ötesinde, kendi sesimi bütün bu katmanların arasından ayırt edebilmenin bir yolu oluyor.
Diğer tarafta bütün bunların arasında kendisine yer arayan duygularımız var; bastırdıklarımız, dışarı taşan öfkelerimiz, kırılmış hayallerimiz, sevinçten ağladığımız anlar ve sessizce yuttuğumuz haksızlıklar… Yazmanın bana iyi gelen tarafı da burada başlıyor; çünkü yazarken insan kendisinden kolay kolay kaçamıyor ve sakladığı ne varsa zamanı geldiğinde kelimelerin arasından kendisine bir yol buluyor. Ben artık yazıyı yalnızca içimi boşalttığım sessiz bir alan olarak değil, gördüklerime biçim verdiğim, düşündüklerimi süzdüğüm ve kendi dünyamı hangi kelimelerle kurmak istediğime karar verdiğim bir yer olarak görüyorum. Zamanla anlıyorum ki mesele, dışarıda esen her sert rüzgâra direnip hiç değişmeden kalmak değil; hangi rüzgârın karşısında duracağını, hangisinin içinden geçeceğini ve hangisinin sana artık başka bir yön gösterdiğini ayırt edebilmek. Eğilmek her zaman güçsüzlük, değişmek de kendinden vazgeçmek değil; insan bazen eski biçimine sadık kalmayı bıraktığında kendisine daha çok yaklaşabiliyor. Bu yüzden ortaya çıkan yeni hâlime yabancılaşmadan bakıyor, onu hemen tanımlamaya ya da tamamlamaya çalışmadan kendi sesini bulması için biraz alan bırakıyorum. Çünkü artık bildiklerimin bana bir zemin verdiğini ama beni asıl canlı tutanın henüz bilmediklerime duyduğum merak olduğunu düşünüyorum. Bu haftaya notum da tam olarak bu olsun: Bildiklerin, yalnızca bildiklerin kadar; bilmediklerin ise önünde uzanan koca bir dünya.
Evrim Onuk




