Çocukları organize etmişiz; haftalardır beklediğimiz Cem Yılmaz’ın açık hava gösterisi için Özge’yle sıradayız, biletler elimizde ve fuar alanında üzerimize yağan yağmura aldırmadan ilerliyoruz. Gösterinin başlamasına on beş dakika kala iptal edildiği duyuruluyor; Özge biraz atarlanıyor, ben gülüyorum ve fuar alanından ayrılırken bu kez hiç beklemediğimiz bir şey oluyor: Cem Yılmaz’la karşılaşıyoruz. Kısacık bir an, birkaç kelime, sonra Özge’yle öyle böyle değil, ağız dolusu gülüyoruz ve tam o sırada uzun zamandır böyle gülmediğimi fark ediyorum. İnsan bazen ne kadar yorulduğunu dinlenirken değil, birdenbire iyi hissettiğinde anlıyor; ben de uzun zamandır “Çok şükür, iyiyim,” deyip durmuşum ama bilinmezlikler, haksızlıklar ve içinden geçtiğim ruh hâli fark ettirmeden yormuş beni. Bazı yorgunluklar insanın karşısına bir kahkahanın içinden çıkıyor ve sanki eski hâlin kulağına usulca “Sen böyle gülerdin, hatırladın mı?” diye fısıldıyor. Hatırlıyorum; kalbimle zihnim arasında uzun zamandır yollar yapıyor, bazılarını yıkıyor, bazılarını yeniden kuruyor ve her duygunun peşinden hemen bir tepki göndermek yerine olanla olmayanı birbirinden ayırmayı öğreniyorum.
Bu sabah uyandığımdan beri kendime aynı şeyi söylüyorum: Önümde bir hayat var ve ben onu elimden geldiğince yaşayacağım; sevecek, çabalayacak, yanılacak, yorulacak ve gerektiğinde yeniden başlayacağım. Belki bunun için çok fazla şeye değil, kendine biraz daha yakın duran, seni dinleyen, hemen yargılamayan ve gerektiğinde omzuna dokunup “Bir yolunu bulursun,” diyebilen bir sana ihtiyaç var. Başkalarını memnun etme telaşı, nasıl göründüğümüz, ne kadar güçlü sanıldığımız, kimin bizi onayladığı ya da anlamadığı ise insan kendi içinde bir yuva kuramadığında bir süre sonra yalnızca dekor olarak kalıyor. Galiba bu yüzden kendimize biraz daha anne olmayı öğrenmemiz gerekiyor; bizi hayattan saklayan değil, hayata yeniden çıkabilecek kadar güven veren bir şefkatle. Bir kuşu düşünüyorum: Sağdan soldan topladığı incecik dalları gagasında taşıyor, birini bırakıp diğerini getiriyor ve tek başına kolayca kırılabilecek o küçücük parçalardan kendisini ve yavrusunu taşıyabilecek kadar sağlam bir yuva kuruyor. İnsan da kendi içindeki yuvayı belki böyle kuruyor; büyük kararlarla değil her zaman, kendisine söylediği iyi bir sözle, gitmesi gereken yerden zamanında kalkmakla, yorulduğunda dinlenmekle, canı acıdığında bunu inkâr etmemekle, gerektiğinde yardım istemekle. Her biri tek başına küçük görünüyor ama insanın kendisine gösterdiği özen de zaten çoğu zaman böyle birikiyor: Bir dal, sonra bir tane daha.
Kendi kendine anne olmak, her şeyi düzeltebilmek ya da kendini hayatın bütün ihtimallerinden koruyabilmek değil; ne yaşarsan yaşa dönebileceğin bir yeri kendi içinde inşa edebilmek. Bunun için kusursuz malzemelere de ihtiyacın yok; kanadın, gagan, bedenin neye yetiyorsa onunla, hayatın içinden topladığın küçücük şeyleri sabırla yan yana getiriyorsun. Ben de bunu yapıyorum galiba; bir kahkahayı, bir dostu, iyi bir cümleyi, sakin bir sabahı, biraz şefkati ve gerektiğinde gösterebildiğim cesareti kendime taşıyorum. Güzel bir defterin satırlarına en uykusuz sabahımda bile özenle bıraktığım birkaç kelimeyi, uzun zamandır gülmediğimi fark ettikten sonra yeniden gelen o kahkahayı ve hâlâ burada olduğumu bilmenin sakinliğini de aynı yere koyuyorum. Hiçbiri tek başına büyük değil ama artık büyüklüğün her zaman gösterişli şeylerde olmadığını biliyorum; bazen insanı taşıyan, kimsenin görmediği yerde biriktirdiği küçücük dayanaklar oluyor. Belki kendine yuva olmak da kendine yetmekten farklı bir şey; dünyaya ihtiyacın olmadığını söylemek değil, dünyaya karışırken kendini geride bırakmayacağını bilmek. O yuvanın kapısını dostlara, sevgiye, kahkahaya ve hayata kapatmıyorum; aksine, içimde sağlam bir yere sahip oldukça dışarıdaki güzelliklere daha cesurca yer açabiliyorum. Bugün de yuvama bir dal daha bırakıyorum; incecik belki ama hangi ağacın dalından geldiğini, neden seçtiğimi ve nereye koyacağımı artık ben biliyorum.
Evrim Onuk




