Kör Nokta…

Dün bütün gün gözümü açamadan uyuyunca anladım: Elli altı saat süren migren ağrısının insana hiç beklemediği bir yan etkisi varmış; yüzde doğal dolgu. Aynaya bakıp buna gülebildiğime göre biraz toparlanmış olmalıyım; son yazımı paylaşalı on sekiz gün olduğunu görünce kahvemi ve laptopumu alıp kokusunu, koltuklarını sevdiğim, bana kendimi yabancı hissettirmeyen o kafeye geldim. Mavişehir’e yağmur yağıyor, Bostanlı’da gökyüzü sisli ve normalde aradan görünen deniz bugün ortalarda yok; ben ise manzaranın videosunu çekmekle yazmaya devam etmek arasında kısa bir tereddütten sonra kelimeleri seçiyorum. Yeni yılın yaklaştığını zencefil, tarçın ve karanfil kokusundan anlıyor; sabah yürüyüşlerimde Bostanlı liman girişine vuran gün ışığını, o yansımanın ortasından geçen vapurları ve aynı manzarayı defalarca görmüş olmama rağmen neden hâlâ fotoğrafını çekmek istediğimi düşünüyorum. Belki bazı şeylerin yeniliğini görüntüsü değil, bizde uyandırdığı his koruyor; tıpkı insanın aynı şehirde, aynı sokakta, hatta aynı bedende yaşarken her gün kendisine başka bir yerden bakabilmesi gibi. Ben de birbirine hiç benzemeyen duyguları aynı güne sığdırabiliyorum; bazen kuşlar kadar hafif hissederken göğsümün ortasına ansızın bir ağırlık yerleşiyor, bazen gözyaşlarımı durdurmaya çalışırken en olmayacak yerde kahkahaya teslim oluyorum.

Eskiden içimdeki her isteksizliği hemen düzeltmem gerektiğini düşünür, her yorgunluğu vazgeçiş sanırdım; şimdi bir süre yanlarında oturuyor ama direksiyonu bütünüyle onlara bırakmıyorum. Son iki ayın bana öğrettiği şeylerden biri bu oldu: Duygularımı önemsemek ama hissettiğim her şeyi mutlak gerçek kabul etmemek; çünkü dünya canım yandığında başka, korktuğumda başka, sevildiğimde ve öfkelendiğimde bambaşka görünüyor. Olayların fazla içine girdiğimde “Kim ne dedi, neden dedi, neyi kastetti, ben neyi kaçırdım?” diye bütün ayrıntıları zorlayıp büyük resmi, sükûnetimi ve bazen de kendimi gözden kaçırabildiğimi biliyorum. Bu yüzden ara sıra kendi hayatımdan birkaç adım geri çekilmeyi öğreniyorum; unutmak ya da yaşananı inkâr etmek için değil, burnumu cama dayadığımda göremediğim manzarayı biraz daha bütün hâliyle görebilmek için. Belki kör nokta bazen tam burada oluşuyor; bir şeye o kadar yaklaşıyoruz ki onun artık yalnızca bir parçasını görüyor, gördüğümüz parçayı da bütün sanıyoruz. Bugün ağır gelen bir düşüncenin yarın aynı ağırlıkta olmayacağını kendime hatırlatıyorum, çünkü yalnızca hayat değil, ona bakan ben de değişiyorum. Aynı nehirde iki kez yıkanamıyorsak belki aynı acının kıyısına da iki kez aynı kadın olarak dönemiyoruz.

Sonra ara sıra içimdeki en aklı başında ses çıkıyor ortaya ve bana, “Canın yandığında kaydın, düştün ama kalktın; ağladığın kadar güldün, kimsenin beklemediği cesur şeyler yaptın ve kısacık yıllara hayat üstüne hayat sığdırdın,” diyor. “Buraya kadar iyi geldik, bundan sonrasını da gideriz birlikte,” diye ekliyor ve bunu kendime söyleyebilmek artık bana teselliden çok, yıllar içinde biriktirdiğim tecrübeye duyduğum güven gibi geliyor. Sonra bir şeyi daha hatırlatıyor: Korkulması gereken her zaman bilinmeyen yollar değil; bazen asıl dikkat edilmesi gerekenler, fazla yürüdüğümüz için artık nereye çıktığını sorgulamadığımız yollar, eskimiş alışkanlıklar ve ezbere atılan adımlar. Çünkü insan yeninin karşısında temkinli olurken tanıdık olanın güvenli olduğuna kolayca inanıyor; oysa bir yolu ezbere bilmek, onun hâlâ sana ait olduğu anlamına gelmiyor. Kahvemden bir yudum alıp dışarı baktığımda deniz hâlâ görünmüyor, sis dağılmamış ama artık manzaranın eksik olduğunu düşünmüyorum. Denizin orada olduğunu bilmek için bugün onu görmeye ihtiyacım yok; yıllardır aynı kıyıya bakmış olmanın verdiği sakin bir bilgim var. Belki insanın kendisine duyduğu güven de biraz böyle kuruluyor: Her gün güçlü hissetmekten değil, gücünü göremediği günlerde bile onun nerede olduğunu bilmekten. Bugün denizi görmüyorum ama yerini biliyorum; kendime baktığımda da artık biraz böyle hissediyorum.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!