Kör Nokta…

Dün bütün gün gözümü açamadan uyuyunca anladım.

56 saat süren migren ağrısı yüzde dolgu etkisi yaratıyormuş. Baktım 18 gün olmuş son yazımı paylaşalı. Arayı fazla açmış olmaktan mütevellit, kahvemi ve laptop’umu aldım kokusunu ve koltuklarını çok sevdiğim bana kendimi yabancı hissettirmeyen huzur bulduğum kafeye geldim. Duygularımı ve kelimelerimi serbest bırakmak özgürleştiriyor beni. Normal şartlarda içimden cümleler geçmeye başlar ve eğer bir an önce yazmaya başlayıp onları sıraya koymazsam müthiş bir sıkışmışlık hissi kaplar içimi. Ama günlerdir içimden ne cümlelerin nede öyle havalı kelimelerin geçtiği yok!

Mavişehir’e yağmur yağıyor. Bostanlı da gökyüzü fazla sisli, aradan deniz görünürdü, bugün görünmüyor. Kalkıp manzaramın videosunu çekmekle bu yazıyı yazmaya devam etmek arasında kararsızım. Işık çekim yapmak için iyi değil gibi. Baya baya gün ortasında karardı hava. Yazmaya devam etmek en iyisi… Yeni yılın yaklaştığını zencefil, tarçın, karanfil kokusundan anlıyorum. Keyifle saatlerimi geçirdiğim bu kafede huzur buluyorum. İzmir’den bahsedebilirim uzun uzun… Sabah yürüyüşlerimde gün doğumunun, Bostanlının liman girişindeki yansımasından, o yansımanın tam ortasından geçen vapurlardan, ve her seferinde sıkılmadan bu manzarayı fotoğraflamak için duyduğum heyecandan bahsedebilirim…

İçimdeki karışıklık, duygularımın iniş ve çıkışları, bazen kuşlar kadar hafif ve özgür hissederken, bazen ve de aniden göğsümün tam ortasına bir ağırlığın yerleştiği ve öyle zamanlarda kendimi ne kadar tutsak hissettiğimle ilgili de yazabilirim. Bir paragraf da gözyaşlarımla ilgili olabilir mesela… Olmadık yerde nasıl aktıkları, durdurmak için harcadığım büyük çaba, hayal kurma becerimin nasıl yardımıma koştuğu ve arkasından attığım neşeli kahkahalarım da birkaç satır tutabilir.

İçimde üretmek için duyduğum kocaman enerjinin bazen müthiş bir isteksizlikle yer değiştirmesi ile ilgili de bir şeyler söyleyebilirim bence. Ve fakat kendimi o isteksizliğe teslim etmediğimin garantisini de verebilirim bir sonraki cümlede. Son 2 aydır yaşadığım bu süreç, bana belki de en çok duygularımı önemsemeyi öğretti. Hayatta gitmem gereken yolu, seçmem gereken yönü onlar sayesinde nasıl bulabileceğimi daha iyi anladım. Durumların ve olayların dışında kaldığımızda değil, fazla içine girip bütün detayları zorladığımızda kaybolup kaybediyoruz; aklı, mantığı, huzuru, sükuneti. Daha dışarda durmak lazım, olanlara geniş bakmak, yaşatılanları unutmamak lazım. Bugünkü düşüncelerin yarın aynı hissi vermeyeceğini bilmek lazım. Aynı suda tekrar ve tekrar yıkanılmayacağını hatırlamak lazım. 

Ara ara içimdeki en aklı başında en mantıklı ses, kendini bana inatla duyurmaya çalışıyor. Evrim; canın yandığı dönemlerde arada kaydın düştün ama çok da mızmızlanmadan kalktın hemen yürüdün. Keşke her şeye hemen ağlamasaydın dicem ama hakkını yiyemem, özellikle en saçma yerlerde herkesten çok sen güldün. Kimsenin beklemediği çok cesur hareketler yaptın, kısacık yıllarda hayat üstüne hayat kattın, beni ara ara iyi gururlandırdın. Afferim sana! buraya kadar iyi geldik, bundan sonrasını da gideriz birlikte. Sana güvenim her zaman tam. Sakın korkma. Korkman gereken tek şeyin eskimiş alışkanlıklar, fazla yürünmüş yollar ve ezbere atılan adımlar olduğunu sakın unutma….

Haftaya görüşmek üzere,

Evrim ONUK

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

RAFİNE

Sakin bir köşede kitabım ve kahvem ile ruhumu gezdiren zamanlar yaratıyorum. Kendim için, kendime iyi gelmek için bazen de sadece canım öyle istediği için… Böyle

Yazılarım

Sevmek ve Sevilmek

Sevmek ve sevilmek. Sevmeyi bilmek ya da gerekiyorsa Erich Fromm’un da dediği gibi bir sanat dalını öğrenir gibi öğrenmek. Bir de tabi sevmekle yetinmeyip bunu

L'Atelier SoHo