Etrafımızda inanmak istemeyeceğimiz kadar kötü şey olup biterken insan yaşama hevesini ve iyi niyetini nasıl korur, uzun zamandır düşünüyorum; galiba ben, hayata bakarken vazgeçmek istemediğim bazı değerlere tutunuyorum. Başıma gelen her şeyi artık bir ders, hayatı da çözülmeyi bekleyen bir bulmaca olarak görmüyorum; çünkü bazı sorular cevapsız kalıyor, bazı kötülüklerden anlamlı bir sonuç çıkmıyor ve her acı bizi daha iyi birine dönüştürmüyor. Yine de bütün bunların ardından nasıl biri olarak kalacağımıza dair küçücük de olsa bir payımız olduğuna inanıyorum ve benim umudum biraz burada; iyi niyetimde, kahkahamda, sevebilme hâlimde, bunca şeye rağmen içimde canlı kalabilmiş o yerde. Bir kadının hayatının içinde defalarca kendisini yeniden doğurabilmesini düşünüyorum sık sık; toprak gibi, üzerinden mevsimler geçse, yağmurlar yağsa, kurusa, soğusa ve bir süre üzerinde hiçbir şey yetişmeyecekmiş gibi görünse bile bir yerinden yeniden filiz verebilmesini. Kadınlıkta sevdiğim güç de bu; yıkılmaz olmak, her şeyi taşımak, hiç yorulmamak ya da herkesi affetmek değil, gerektiğinde “Taşıyamıyorum,” diyebilmek ve belki insanın asıl zarafeti de hayat onu dağıttığında hiçbir şey olmamış gibi dimdik durmakta değil; elinde kalan parçaların arasından kendisine yeniden bir yer kurarken kalbini hoyratlaştırmamayı seçebilmekte.
Annelik de benim için zamanla başka anlamlar kazandı; yalnızca korumak değil bazen bırakmak, yalnızca sabretmek değil sınır koymak, yalnızca affetmek değil bir insanın kendi yolunu bulmasına izin verirken kendini de o yolun içinde kaybetmemek. Çünkü hiçbirimizin hayatı tek bir kişinin sırtlanabileceği kadar hafif değil ve hiçbirimiz bütünüyle kendi kendimize yeşermiyoruz; bazen bir dosta, bir sevgiliye, bir anneye, bir çocuğun küçücük eline ya da yalnızca bizi gerçekten dinleyen birine ihtiyaç duyuyoruz. Bazı hikâyeler gerçekten bitmiyor; kitabı kapatıyoruz ama yıllar sonra bir cümlede, bir film karesinde ya da bir bakışta yeniden karşımıza çıkıyorlar ve biz artık onları ilk okuyan kişi olmadığımız için aynı hikâye bize başka türlü dokunuyor. Hayat da biraz böyle geliyor bana; açıyor, soluyor, yeşeriyor, kuruyor ve hiçbir şeyi bütünüyle tekrar etmeden kendi mevsimleri içinde dönüşmeye devam ediyor. Ben de bıkmadan değil belki, zaman zaman yorularak, bazen uzun süre olduğum yerde kalarak ama yine de kendimden yeniden kendimi çıkararak değişiyorum. Geçmişin bütünüyle silinmediğini, bazı şeylerin iz, alışkanlık ya da korku olarak kaldığını biliyorum ama artık o izlerin bana kim olduğumu söylemesine değil, en fazla bir daha kim olmak istemediğimi hatırlatmasına izin veriyorum.
Gelecek ne kadar peşinden koşarsam koşayım hep bir adım ötede; elimde kalan ise yine bugün. Affedeceksem, bir sınır çizeceksem, seveceksem, vazgeçeceksem ya da kendime sahip çıkacaksam bunu yapabileceğim yer tam da burası. Belki ikinci bahar dediğimiz şey hayatın yeniden kusursuz olması değil, insanın bütün mevsimlerinden geçtikten sonra elinde kalan kendisine yeniden mukayyet olabilmesi. Bugün üzerimde sakin bir metanet, yüzümde kocaman bir gülümseme var; kaygılarım bütünüyle gitmiş değil ama artık her geldiklerinde onlara hayatımın merkezinde yer açmak zorunda olmadığımı biliyorum. Başımı hayallerime yaslayıp ufka bakarken “Elbet güzel olacak,” demeyi hâlâ seviyorum; bunun hayatla yapılmış bir anlaşma ya da geleceğe verilmiş bir garanti olmadığını bilerek. Çünkü umut benim için artık her şeyin güzel olacağından emin olmak değil, nasıl olacağını bilmediğim bir geleceğe yine de yüzümü çevirebilecek kadar hayatla bağımı korumak. Sonra önümdeki deftere, güzel bir kaleme, birkaç boş sayfaya bakıyorum; bütün grileri dağıtmaya yetmeyebilirler ama aralarından kendime ait küçücük bir renk açmaya yetiyorlar. Belki bahar da tam böyle geliyor insana: Bütün kışı inkâr ederek değil, içinden geçtiği her mevsimi bilerek ve yine de kendi içinde yeni bir filize yer açarak.
Evrim Onuk




