İyi Hissetmeden Önce…

Kırmızı tuğlalı bir evde, bir minderin üzerindeyim; oda aydınlık, duvarlar beyaz, ahşap rabıtalar da öyle, karşımdaki yemyeşil kadife koltuğun çevresine lavanta kokusu yayılıyor ve arkada belli belirsiz bir müzik çalıyor. İnsan bazı odalara girince henüz hiçbir şey olmadan sakinleşiyor; burası da öyle bir yer ve önce o beni dinliyor, sonra ben onu, ardından yapacağımız çalışmayı anlatıp gözlerimi kapatmamı istiyor. Yarı uyku ile uyanıklık arasında bir hâle geçeceğimi, zihnimde geçmişe ait olduğunu düşünebileceğim görüntülerin belirebileceğini söylüyor; bugün bunlara hatıra mı, hayal mi, çağrışım mı, yoksa zihnin kendine özgü dili mi diye daha açık bir yerden bakıyorum, çünkü insan zihninde beliren her görüntüyü tarihsel bir gerçeklik olarak kabul etmek zorunda değil. Gözlerimi kapatıyor, geriye doğru sayarken sesini ve nefesimi takip ediyorum; bir süre sonra zaman biçimini kaybediyor ve bir yanım onun sesinde ilerlerken diğer yanım, o hiç susmayan iç sesim, konuşmaya devam ediyor. O gün karşıma çıkan bazı duyguları ruhsal bir arınma, geçmişle helalleşme ve birtakım bağları teşekkür ederek bırakma isteğiyle anlamlandırmıştım; şimdi daha sade bir cümlem var: Bazı şeylerle vedalaşmak istemiştim, hepsi bu. Ardından Ayder geliyor; soğuğu iliklerime kadar hissederken elimdeki sıcacık yeşil çaydan ilk yudumu aldığımda duruyor, dinleniyor, etrafı seyrediyor ve uzun zamandır bir yerlere yetişmeye çalışan tarafımın sesini ilk kez biraz geride bırakıyorum.

Hikâye kitabıma birkaç sayfa daha ekliyor, yürümenin bana iyi geldiğini yeniden hatırlıyor, akşamları erkenden uyuyup sabahları erkenden uyanıyorum; sessizlikten mi, huzurdan mı, soğuktan mı bilmiyorum, belki hepsinden biraz. Eskiden böyle zamanlarda “fabrika ayarlarıma döndüm” derdim ama şimdi insanın geri dönebileceği değişmez bir ayarı olduğundan pek emin değilim; çünkü dönen kişi de değişiyor ve belki yaptığım şey kendime dönmekten çok, o günkü hâlimle kendime yeniden yaklaşmak. Uzaklaşınca bazı meseleler küçülmüyor aslında, yalnızca aramıza giren mesafe sayesinde biçimleri görünür oluyor; insan bir şeyin içindeyken ayrıntısına takılıyor, birkaç adım geriye çekildiğinde ise ilk kez bütününü görebiliyor. Belki bu yüzden yer değiştirmeyi seviyorum; başka bir şehirde, başka bir odada, başka bir pencereden dışarı baktığımda kendi hayatım da bana başka bir açıdan görünüyor ve eski kesinliklerimin yerini biraz daha dikkatli bir bakış alıyor. Aldığım destekler ve yaptığım çalışmalar sırasında bedenimde taşıdığım gerginlikleri, yakınlıkla kurduğum ilişkiyi ve kendimi korumak için yıllar içinde geliştirdiğim bazı alışkanlıkları fark ediyorum; bazılarının adını koyabiliyor, bazılarını ise yalnızca hissediyorum. Temelde aynı insanım ama dünyaya artık aynı yerden bakmıyorum ve belki en önemli değişiklik, kendi hakkımı kendime biraz daha fazla vermem; dayanıklılığımı “Ne var bunda?” diyerek geçiştirmiyorum artık. Çünkü bir insanın içine birçok kadın sığdırdım: Çocuk kadın, kardeş kadın, arkadaş kadın, eş kadın, sevgili kadın, anne kadın… Hepsi bendim ama hiçbiri tek başına ben değildi; ufacıktım, büyüdüm ve büyürken kendim hakkında bildiğim şeylerin de benimle birlikte değişmesine izin verdim.

Hatalar yaptım, hem de sıkça; fakat bugün kendimle ilgili bildiğim pek çok şeyi tam da yanıldığım, fikrimi değiştirdiğim ve yeniden baktığım zamanlardan öğrendiğimi görebiliyorum. Şimdi insanların ne düşündüğünü eskisi kadar merkeze koymadığım bir zamandayım ve hayatın bana daha cömert davranıp davranmadığını bilmiyorum; belki de ben, bana sunduklarını artık daha dikkatli fark ediyorum. Beklemediğim güzel gelişmeler, o seansta yaşadığım yoğun deneyim, yaratıcı insanlarla yaptığım uzun sohbetler, Ayder, bir bardak sıcak çay ve sessizlik… Hiçbiri hayatın zor taraflarını ortadan kaldırmıyor ama güzel olanın da bütün o karmaşanın içinde kendisine yer açabildiğini hatırlatıyor. Çünkü hayat bazen komik, bazen trajik, kimi zaman adaletsiz, kimi zaman da insanın karşısına ne söyleyeceğini bilemediği kadar güzel bir şey çıkarıyor; zaman ise bütün bunların arasından, kendi bildiği ağırbaşlılıkla geçiriyor bizi. Bir noktadan sonra başımıza gelen her şeyi seçemeyeceğimizi ama hangisini yanımızda taşıyacağımız konusunda sözümüz olduğunu anlıyoruz; hangi hatıraya yer vereceğimiz, hangisini artık taşımayacağımız ve geçmişin izlerini hayatımızın merkezine yerleştirmeden onlarla nasıl yaşayacağımız biraz da bizim seçimimiz oluyor. Şimdilerde sohbetlerin arasında yeni bir hayalimin biçimini çizmeye başladığımı fark ediyorum ve henüz tamamlanmamış olması beni eskisi kadar telaşlandırmıyor; her şeyin hemen bir sonuca ulaşması gerekmiyor. Uzun zaman hareket etmeyi yaşamak sandım; koşmayı, yetişmeyi, çözmeyi, bir sonraki şeyi yapmayı ve durduğumda hayatın beni geride bırakacağını düşündüm. Oysa Ayder’den yanıma aldığım en sade şey şu oldu: Durduğumda düşmüyorum, dünya bensiz ilerlemiyor ve hiçbir yere yetişmeden geçirdiğim zaman da hayatımın dışında kalmıyor; meğer teneffüsün de kendine göre bir zarafeti varmış.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!