İçimdeki Çocuk…

Hayatın matematiğinde zamanın ve mekânın sandığımız kadar belirleyici olmadığına inanıyorum; asıl belirleyici olan, hayatı nereden gördüğümüz, başımıza gelenlere nasıl anlam verdiğimiz ve değişmeye ne kadar cesaret edebildiğimiz. Uzun yıllar sonra ilk kez bir yılbaşı gecesinde çalışmamanın, yalnızca o gecenin içinde olmanın hazzını yaşarken bunu düşündüm; otelcilik yaptığım yıllar boyunca yeni yılları resepsiyonun ardında, başkalarının kutlamalarına tanıklık ederek karşılamıştım. Şimdi hayatımın on iki yılını geçirdiğim, ekmeğini yediğim, yollarını ve kokusunu bildiğim Antalya’da yeniden bulunmak bana tuhaf ama tanıdık bir güven veriyor; çünkü bazı şehirlerden ayrılıyoruz ama onlar bizden bütünüyle ayrılmıyor, yıllar sonra döndüğümüzde bizi bıraktığımız yerden değil, dönüştüğümüz yerden karşılıyorlar. Büyüyorum elbette ama içimde hâlâ uslanmaya pek niyeti olmayan, merak etmeyi, şaşırmayı, kahkaha atmayı ve çocukça sevinebilmeyi bilen bir tarafım var; galiba marifet de yaş almaktan çok, bütün yaşanmışlıklara rağmen o tarafı incitmeden yanında taşıyabilmekte. The Land of Legends Kingdom Hotel’de geçirdiğimiz dört gün boyunca Arya mı daha çok eğlendi, ben mi, hâlâ emin değilim; izlediğimiz şovlar, bindiğimiz oyuncaklar ve kahkahalarımız, yıllardır biraz sessiz kalmış o çocuğu yeniden oyuna çağırdı. Belki insan bazen başka bir yere gitmek için değil, yıllar içinde geride bıraktığını sandığı bir parçasıyla yeniden karşılaşmak için yolculuğa çıkıyor; yeni başlangıçları sevmemin nedeni de takvimin değişmesi değil, insanın kendisine başka bir yerden başlayabileceğini hatırlatmaları.

Hayatın özü değişimse, ben neden olduğum yerde kalarak değişmemekte ısrar edeyim; çünkü aynı yerden baktığım sürece karşıma çıkan sorunların, insanların ve hikâyelerin bazen yalnızca isimleri değişiyor. Canım yanarken olan bitenin tamamını göremediğim zamanlar oldu; insan ateşin içindeyken yangının şeklini seçemiyor ve bazı şeylerin ne olduğunu ancak birkaç adım uzaklaştığında anlayabiliyor. Bu hayatta görmek için yolunu gözlediklerim de oldu, görmemek için yolumu değiştirdiklerim de; yanına gidebilmek için cesaret ettiklerim, uzak durabilmek için kendime türlü gerekçeler bulduklarım, affettiklerim ve içimde kapısını sessizce kapattıklarım da. Bütün bunların ardından kendime sormam gereken asıl soru ise hep aynı yerde kaldı: Ben gerçekten değişmek istiyor muyum ve değişmenin bana göstereceği hakikatlere bakacak cesaretim var mı? Çünkü özgürlük biraz da idrakle başlıyor; insan fark edene kadar başkalarının doğrularını kendi gerçeği, kendisine yapılanları ise kendi değerinin ölçüsü sanabiliyor. Oysa zamanla anlıyorum ki bir başkasının bizi reddetmesi, hayal kırıklığına uğratması, istediğimiz biçimde sevememesi ya da hiç hak etmediğimiz bir yerden incitmesi, bizim kim olduğumuza dair kesin bir hüküm vermiyor; herkes dünyaya kendi penceresinden bakıyor ve bize düşen, o pencereden görünen manzarayı kendi gerçeğimiz sanmamak. Bazı hakikatler ilk karşılaşmada insanın canını yakıyor ama onlardan kaçmadan, üzerlerini örtmeden ve kendimizi de onların içinde kaybetmeden bakabildiğimizde aynı hakikatler zamanla bir ağırlık olmaktan çıkıp yönümüzü daha iyi seçmemizi sağlayan bir açıklığa dönüşüyor.

Belki asıl değişim de tam orada, “Bunu bana neden yaptı?” sorusunun içinde kaybolmak yerine “Bu yaşadığım bana neyi gösteriyor?” diye sorabildiğimiz yerde başlıyor. Şikâyetten meraka, öfkeden anlamaya geçtiğimiz o ince eşikte insan bir anda bambaşka biri olmuyor; yalnızca kendisini, başkalarını ve yıllardır aynı yerden baktığı hayatını biraz daha geniş bir açıdan görmeye başlıyor. Ben de artık yaşadığım her şeyden mutlaka bir ders çıkarmaya çalışmıyorum ama karşıma çıkanların bende neyi değiştirdiğine, neyi belirginleştirdiğine ve hangi seçimlerimi yeniden düşünmeye çağırdığına dikkat ediyorum. Şimdi ömrümün bu deminde kalbimle hizalayabildiğim her şey için; geldiğim yollar, geride bıraktıklarım, yanıldıklarım, öğrendiklerim ve fikrimi değiştirebilecek kadar kendime alan açabildiğim zamanlar için minnet duyuyorum. Fakat galiba en çok, yılların ve yaşanmışlıkların altında kaybolduğunu sandığım hâlde bir yerlerde merakını koruyarak beni bekleyen o çocuğa teşekkür etmek istiyorum. Ben büyürken o kaybolmamış; yalnızca hayatın gürültüsünde sesi biraz geride kalmış ve şimdi yeniden kahkaha atarken bana yaş almanın neşeden vazgeçmek anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Yıllar sonra aynı şehre, aynı denize, tanıdığım yollara dönüyorum ama artık hiçbirine aynı gözlerle bakmıyorum; şehir aynı yerde dururken ben, içimde uzun bir yol katetmiş olarak karşısına çıkıyorum. Belki zamanın ve mekânın bütün matematiği de sonunda burada çözülüyor: İnsan bazen yıllar sonra aynı yere dönüyor ve aslında ne kadar uzağa gittiğini ilk kez orada anlıyor.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!