Bir çocuk

Ailenin her zaman en neşelisi, en çok konuşanı, en bir şey beğenmeyeni, en her şeye bir kulp bulanı hep ben oldum. Çocukluğumda kendi kendime ne öğrendim diye sorsam, sanırım en iyi sıkılmayı öğrendim derdim. Hakkıyla sıkılmayı. O ne yapacağımı bilmediğim boşluğu elime alıp hamur gibi şekillendirmeyi, o hamurla yeni dünyalar, yeni hikayeler yaratmayı öğrendim. Çok, ama çok sıkılırdım. Gel zaman git zaman, baktım ki yokluk azalmıyor, aksine kendi içimde büyüdükçe büyüyor, çözümü kendimi oyalamakta, bunun çaresini de gözümün gördüğü en basit şeyleri izlemekte buldum. Yere oturup film izler gibi yuvalarına bir şeyler taşıyan karıncaları izledim. Yanıp sönen yıldızları, ağaçları, göğün derinliğini, denizin aldığı renkleri izledim. Koşarken düşüp dizimi kanattığım, açılan yaralarımın günden güne iyileşmesini izledim. Bazen kalın taş duvarların arasında, yüksek tavanların altında yaşayan yalnız bir kız çocuğu gibi hissederdim kendimi. Bazen de bile isteye kendi içime yerleştirdiğim bir ipek böceği kozasında korurdum kendimi.

Ne kadar güler yüzlü pozitif olsam da biraz uzak, biraz mesafeliyim. Hiçbir şeyi kolay beğenemiyorum, ne kadar uğraşsam da yine bir yerlerimde çok seçiciyim. Bugüne kadar eğip büküp büyüttüğüm, deneye yanıla çözdüğüm, sevmek,sevilmek, anlamak ve kabul etmek için uğraştığım türlü huylarıma alıştığım ve artık neredeyse iyi kötü her yönüyle barıştığım ben. Yeni tanıştığı insanlara yalandan gülümseyemeyen bazen fazladan bir cümle edemese de, kendi dünyamın içinde yaşamaktan gayet memnunum. Kendi kendime acabalar yaratırken, bir yandan da kendi dikenli varoluşumun kıymetini kimselere harcatmamayı da bildim çok şükür;  belki de en cesaret isteyen soruyu sorarken, inatla cevabını ararken, bir şekilde duyacaklarımdan korkmazken ve hatta bu saatten sonra neyse ne! derken buldum bu gece kendimi. İçimde tüm bunları düşünmenin, konuşabilmenin, hissetmenin enine boyuna ölçüp tartmanın ve yolun sonunda olduğum gibi olmanın rahatlığını yaşıyorum.

İnsanın anlam arayışında, bazen kendime hayır diyecek gücü bulamadığım günler oluyor. Bazen de nedense önemsemiyor. geçer diyorum. Evet geçiyor. Ama bazen de öyle güzel uyuşturuyor ki beni, ayrılık ve uzaklık hali, istese de başa saramıyorum kasedi. O saatten sonra neyse o oluyor, neyse diyorum, telaşlanma Evrim. En iyi ne yapmayı biliyorsun? Hayatta neyi kaybetmek istemiyorsun? Kendini ne ile tanımlıyorsun? Şimdi sıkıca, sadece ve sakince ona tutun. Kapat gözlerini, bak içine, bi dinle ne diyor sana. Hissetmeye, coşkuna, enerjine, yazmaya, çizmeye, dinlemeye, sevmeye, sevilmeye koşmaya devam et. Başka hiçbir şey yapma. Sakın korkma. Buraya ne yapmaya geldiysen, bugüne dek neye dayanıp da düşmediysen sadece onu yap. Hayat başımızın, kalbimizin, içinde bir yerlerde küçük küçük ayarlamalar yaparken, atan asfalyalarımızı tamir edip tıkanmış borularımızı temizlerken elimizden gelenin geldiği kadarına tutunmak, belki gözlerimizi hiç açmadan, korksak da çaktırmadan devam etmeye çalışmak iyi gelir.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

RAFİNE

Sakin bir köşede kitabım ve kahvem ile ruhumu gezdiren zamanlar yaratıyorum. Kendim için, kendime iyi gelmek için bazen de sadece canım öyle istediği için… Böyle

Yazılarım

Sevmek ve Sevilmek

Sevmek ve sevilmek. Sevmeyi bilmek ya da gerekiyorsa Erich Fromm’un da dediği gibi bir sanat dalını öğrenir gibi öğrenmek. Bir de tabi sevmekle yetinmeyip bunu

L'Atelier SoHo