Nasıl besleniyoruz? Bu soruyu yalnızca tabağımızdakiler için sormuyorum. Gözümüzden girenler. Kulağımızdan. Zihnimizden. Kalbimizden… Gün boyunca ne kadar çok şeyi içeri aldığımızı düşündüğümde, beslenmenin yalnızca yemek yemek olmadığına daha çok inanıyorum. Modern hayat bize büyük bir bolluk sundu. Mevsiminde olmayan bir meyveyi istediğimiz zaman bulabiliyor, dünyanın öteki ucunda yetişen bir besine birkaç saat içinde ulaşabiliyor, raf ömrünü uzatmak için türlü işlemlerden geçirilmiş yiyecekleri hiç düşünmeden tüketebiliyoruz. Bunun yanında pestisitlerden çevresel kirleticilere, bazı ağır metallere ve yoğun işlenmiş gıdalara kadar bedenimizin karşılaşmak zorunda kaldığı pek çok şey var. Bağırsaklarımızın içinde ise başlı başına bir dünya yaşıyor. Mikrobiyom. Bakterilerden ve diğer mikroorganizmalardan oluşan, beslenmemizden yaşam biçimimize kadar pek çok unsurla ilişkili karmaşık bir ekosistem. Eskiden bedenimi çok daha mekanik düşünürdüm. Yediklerimi sindiren, uyuduğumda dinlenen, spor yaptığımda güçlenen bir yapı gibi. Şimdi öyle düşünmüyorum. Beden sürekli benimle konuşuyor. Bazen açlıkla. Bazen toklukla. Bazen yorgunlukla. Bazen enerjiyle. Bazen de yalnızca: “Biraz dur.” diyerek. Son yıllarda “detoks” kelimesini ne kadar sık kullandığımızı düşünüyorum. Detoks içecekleri. Detoks çayları. Detoks programları. Birkaç günlük arınmalar… Oysa bedenimiz zaten kendi temizleme sistemlerine sahip. Karaciğerimiz, böbreklerimiz, bağırsaklarımız, akciğerlerimiz ve diğer fizyolojik sistemlerimiz her gün bunun için çalışıyor. Belki de bedeni yenilemek dediğimiz şey, ona dışarıdan mucizevi bir temizlik yaptırmaktan çok, zaten yapmakta olduğu işi mümkün olduğunca desteklemek. Yeterince su içmek. İhtiyacımıza uygun ve dengeli beslenmek. Liften zengin, çeşitli bitkisel besinlere soframızda yer açmak. Hareket etmek. Uyumak. Ve bedenimizin bize verdiği sinyalleri dinlemek.
Oruç meselesine de artık biraz daha böyle bakıyorum. Oruç ve aralıklı beslenme üzerine bilimsel çalışmalar devam ediyor. Bazı insanlar belirli beslenme aralıklarıyla kendilerini daha iyi hissedebiliyor. Ama uzun süre yemek yememenin herkese uygun, herkeste aynı sonucu veren bir “arınma yöntemi” olduğunu düşünmek doğru değil. Çünkü hiçbir beden diğerinin aynısı değil. Birine iyi gelen başka birine iyi gelmeyebilir. Bazen kendimize iyi geleceğini düşündüğümüz bir uygulama, sağlık durumumuz, kullandığımız ilaçlar ya da bedenimizin o dönemki ihtiyaçları nedeniyle bize uygun olmayabilir. Benim bugün ilgimi çeken şey açlığın kaçıncı saatinde bedenimde hangi mekanizmanın başladığını hesaplamaktan çok başka bir soru: Gerçekten neye ihtiyacım var? Aç mıyım? Yoksa sıkıldım mı? Yorgun muyum? Susadım mı? Canım mı sıkkın? Bir duyguyu bastırmak için mi yiyorum? Yoksa bedenim gerçekten benden bir şey mi istiyor? İnsan bedenini dinlemeye başladığında, açlıkla iştahın bile aynı şey olmadığını fark ediyor. Ve galiba benim için asıl farkındalık burada başlıyor. Çünkü ben sindirim kelimesini çok seviyorum. Benim için yalnızca besinleri sindirmek anlamına gelmiyor. Hayatı da sindiriyoruz. Görüntüleri. Kokuları. Tatları. Sesleri. Dokunuşları. Konuşmaları. Yaşadığımız hayal kırıklıklarını. Sevinçleri. Ayrılıkları. Korkuları. Sevgiyi… Her gün dışarıdan içeriye bir şeyler alıyoruz. Bazıları bizi besliyor. Bazıları yoruyor. Bazıları içimizde uzun süre kalıyor. Bazılarını ise bir türlü hazmedemiyoruz. Belki bu yüzden beden ve ruh arasında benim için böylesine kuvvetli bir bağ var. Bir sofradan kalktığımda nasıl hissettiğim kadar, bir insanın yanından kalktığımda nasıl hissettiğim de önemli. Bir yiyeceğin bana iyi gelip gelmediğini merak ettiğim kadar, bir konuşmanın bana iyi gelip gelmediğini de merak ediyorum. Çünkü yalnızca ağzımızdan girenlerle beslenmiyoruz. Baktıklarımızla da besleniyoruz. Dinlediklerimizle. Düşündüklerimizle. Yanında kaldığımız insanlarla. Kendimize söylediğimiz cümlelerle… Bazen insanın asıl ihtiyacı tabağını değil, hayatını sadeleştirmek oluyor. Daha az gürültü. Daha az telaş. Daha az gereksiz tüketim. Daha az “her şeyi yapmalıyım.” Daha çok uyku. Daha çok hareket. Daha çok gerçek yemek. Daha çok su. Daha çok nefes. Daha çok sessizlik. Ve belki biraz daha mevsim.
Doğanın ritmini seviyorum. Bir şeyin zamanı geldiğinde ortaya çıkmasını. Sonra çekilmesini. Yerini başka bir şeye bırakmasını… Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir yiyeceğe neredeyse istediğimiz zaman ulaşabiliyor olmamız büyük bir imkân. Ama bazen imkânların çoğalması, bedenimizin sesini duymamızı kolaylaştırmıyor. Tam tersine, biraz daha dikkatli dinlememizi gerektiriyor. Ben artık bedenime ne yapmam gerektiğini sürekli söylemek yerine onun bana ne söylediğini merak ediyorum. Belki yenilenmenin başlangıcı da budur. Bedeni cezalandırmamak. Aç bırakarak, zorlayarak, sürekli düzeltmeye çalışarak onunla savaşmamak. Onu dinlemek. Çünkü bedenimiz kurtulmamız gereken bir yük değil. Bütün hayatı birlikte geçireceğimiz evimiz. Ve evler yalnızca temizlenmez. Havalandırılır. Beslenir. Dinlendirilir. Özen gösterilir. İçinde huzurla yaşanır. Belki bedenimizi ve ruhumuzu yenilemenin yolu, kendimize sürekli yeni bir şey eklemekten değil, zaman zaman durup şu soruyu sormaktan geçiyordur: Ben bugün kendimi neyle besliyorum? Yediğim şeylerle. Gördüklerimle. Dinlediklerimle. Düşündüklerimle. Ve en önemlisi, kendime söylediklerimle… Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey büyük bir arınma değil. Bedenimizin zaten bildiği ritme yeniden kulak vermek. Haftaya bedenimizi biraz daha yakından dinlemek üzere… Dengede ve mutlu kalın.
Evrim Onuk




