İyi ya da kötü, zihnimizde neyi uzun süre taşıyorsak bir müddet sonra dünyaya biraz da onun penceresinden bakmaya başlıyoruz; belki hayatımıza her düşündüğümüz şeyi çağırmıyoruz ama neye dikkatimizi verirsek onu daha çok görüyoruz. Kaygıya baktığımızda kaygıyı, eksiklere baktığımızda eksikleri, güzelliğe biraz daha dikkat ettiğimizde ise daha önce yanından fark etmeden geçtiğimiz küçücük güzellikleri seçiyoruz. Bu yüzden son zamanlarda zihnimden geçenlere ve dilimden çıkanlara biraz daha dikkat etmeye çalışıyorum: Daha az varsayım, daha az hüküm, biraz daha iyi niyet ve biraz daha güzel söz. Hafta sonunun telaşıyla inatlaşır gibi meditasyonla günümü yavaşlatınca ben de direnmek yerine teslim oldum; sabah kendime biçtiğim görevlerin peşine düşmekten vazgeçip günün karşıma ne çıkaracağını izledim ama bu aralar uykularım benimle aynı fikirde değil. Gün boyunca zaten durmadan konuşan zihnim, gecenin bir vakti bütün gün yeterince çalışmamış gibi yeniden ayaklanıyor; bir düşünceden diğerine, geçmişten geleceğe dolaşıyor ve artık neredeyse eminim ki sabahın dördünde ansızın uyanmış bir zihin, öğleden sonra dörtte düşünmeye çalışan bir zihinden çok daha gürültülü.
Ağır ve derin kış uykularından hafif, ürkek, göçebe kuş uykularına dönen gecelerimden birinde sağa döndüm, sola döndüm; uykunun neresinden tutunmaya çalışsam elimde kaldı ve sonunda vazgeçtim. İstersem kalkıp kahve yapabilir, meditasyona oturabilir ya da kitabımı kaldığım yerden okumaya devam edebilirdim. Tam o sırada dışarıdan bir kuş sesi geldi. Daha önce hiç duymadığım ya da belki yüzlerce kez duyup ilk kez gerçekten dinlediğim o ses, şaşmaz aralıklarla aynı şeyi söylüyor gibiydi: “Müthiş.” Biraz sessizlik, sonra yine “Müthiş.” Gecenin dördünde gülmeye başladım ve benim gibi geceyle sabah arasındaki o belirsiz saate sıkışmış bu tuhaf dosta hemen bir isim verdim: Müthiş Kuşu. Yattığım yerde uzun uzun dinledim onu ve bir süre sonra söylediklerini üzerime almaya karar verdim; sanki “Madem vaktin bol, Evrim, madem uykun da yok, biraz da hayatındaki müthiş şeyleri düşün.” diyordu. İlk anda kolay olmadı, çünkü zihin gecenin o saatinde güzel şeylerden çok çözülmemiş meseleleri önümüze koymak konusunda oldukça maharetli. Ama biraz arayınca bir tane buldum, ardından bir tane daha. Arya, sevdiğim insanlar, Pera’nın evin içinde dolaşırken çıkardığı küçük sesler, kitaplarım, sabah içeceğim ilk kahve, sağlık, yazabilmek, sevebilmek… Her biri kendi ölçüsünde birer “müthiş”ti. Sonra listenin büyüdüğünü fark ettim: Temiz bir çarşaf, açık bir pencere, tanıdık bir koku, çocuğunun kahkahası, iyi bir cümle, bir dostun sesi, deniz, sabah ışığı ve gecenin dördünde nereden geldiğini bilmediğin bir kuş bile insanın dikkatini başka bir yere çevirmeye yetebiliyordu. Kaç kere “müthiş” dedi, o küçücük sessizlikleri kaç kez bekledim ya da kaç düşüncenin içinden çıkıp zihnimde biraz daha ferah bir yere geçtim, bilmiyorum; bir ara uyumuşum. Önce ben mi uykuya daldım, yoksa Müthiş Kuşu mu dalından kalkıp başka bir pencereye uçtu, hatırlamıyorum ama sabah uyandığımda aklıma gelen ilk şey yine oydu. Keşke ara sıra herkesin penceresine konsa, diye düşündüm; tam her şeyin olduğundan biraz daha ağır göründüğü, uykunun gelmediği ve düşüncelerin susmadığı bir saatte bir yerden küçücük bir ses yükselse: “Müthiş.” Sonra iki saniye sussa ve insan o iki saniyelik boşlukta hayatında hâlâ müthiş olan tek bir şeyi hatırlasa.
“Kuş uykusu” derler ya; bölük pörçük, hafif, sanki bir gözü hep yarı açık… Benim uykularım da bu aralar biraz öyle: Kuş gibi hafif, kuş gibi ürkek, kuş gibi göçebe. Artık bundan eskisi kadar şikâyet etmiyorum, çünkü insan bazen yalnızca derin bir uykudan değil, uykusuz bir geceden de yanında taşıyacağı güzel bir şeyle uyanabiliyor. Belki hayat her zaman bize ihtiyacımız olan sesi göndermiyor; belki ses zaten orada duruyor ve biz onu ancak dikkatimiz o yöne çevrildiğinde gerçekten duyuyoruz. O gece bir kuş öttü, ben onun sesinde “müthiş” kelimesini duydum ve kuşun gerçekte ne söylediğinin artık pek de önemi yoktu; benim duyduğum şey, gecenin yönünü değiştirmeye yetmişti. Şimdi zihnim fazlasıyla gürültülü olduğunda ara sıra kendime aynı soruyu soruyorum: “Peki bütün bunların arasında hâlâ müthiş olan ne var?” Mutlaka bir şey çıkıyor; bazen küçücük, neredeyse önemsiz sayılabilecek kadar sıradan ama belki zaten hayat dediğimiz şeyin büyük kısmı da böyle ayrıntılardan oluşuyor. Bunun karanlığı inkâr etmekle ilgisi yok; insanın canını sıkan, korkutan ya da yoran şeyleri güzel düşüncelerle örtmek istemiyorum. Yalnızca artık biliyorum ki karanlık, manzaranın tamamı değil; bazen gecenin en sessiz saatinde, göremediğin bir dalın üzerinde küçük bir kuş da duruyor. Ve insanın yapması gereken tek şey, her şeyi susturmak değil belki; arada bir, bütün o gürültünün içinden hangi sesi dinleyeceğini seçmek.
Evrim Onuk




