Göz…

Freud’a atfedilen bir söz var: “Bir insan bir yere bakıyorsa, orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa, orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır.” Koskoca Freud’un üzerine ne söyleyebilirim, bilmiyorum; fakat bu cümleyi okuduğumdan beri baktığım yerlerden çok, nerelere hiç bakmamaya çalıştığımı düşünüyorum. İnsan bazen gözünü çevirdiği şeyi geride bıraktığını sanıyor ama belki de en çok kaçındığımız yerlerde kendimiz hakkında henüz duymaya hazır olmadığımız şeyler duruyor; görmezsek yok olacağını sandığımız korkular, yüzleşmeler ve eski hikâyeler gibi. Bu düşünce bende “Bedenim bana ne anlatıyor?” sorusunun da kapısını açtı ve nefesle ilişkim zamanla biraz buradan derinleşti. Yoga ve kadim öğretilerin dilinde nefes yalnızca bedene girip çıkan hava olarak değil, yaşam enerjisi ve içsel dengeyle ilişkili bir kavram olarak ele alınırken hava elementi de hareketin, değişimin ve akışın sembollerinden biri kabul ediliyor; modern tıbbın panik atağa ilişkin açıklaması ise elbette bundan farklı ve çok daha kapsamlı. Ben bu iki alanı birbirinin yerine koymak yerine kendi deneyimime açılan farklı pencereler olarak görmeyi tercih ediyorum; çünkü yıllar içinde nefesime döndüğümde, bedenimde olanı izlediğimde ve zihnimin hızını fark ettiğimde kendimle arama küçücük de olsa bir mesafe koyabildiğimi gördüm.

İlk inzivaya gidişimi hâlâ hatırlıyorum; yoga eğitmenliği eğitimim sırasında telefonlarımızın toplandığı, ormanın ortasında meditasyon, yoga, yürüyüş ve sessizlikle geçen yedi günün sonunda dışarıdaki uyaranlar azaldıkça içeride ne kadar büyük bir kalabalık taşıdığımı fark etmiştim. Kaldığım küçücük odada tahta bir masa, bir dolap, tek kişilik bir yatak, küçük bir banyo, iki defterim ve kalemlerim vardı; insan ilk başta bu kadar az şeyin içinde ne yapacağını düşünüyor, sonra dışarıda yapacak pek bir şey kalmadığında içeride ne kadar çok şey olduğunu görüyor. Orada sessizliğin yalnızca konuşmamak olmadığını öğrendim; telefon, mesajlar, sosyal medya, kalabalık ve gündelik hayatın bitmek bilmeyen telaşı çekildiğinde geriye kalan sessizlik yalnızca huzuru değil, uzun zamandır duymamak için uğraştığın sesleri de belirginleştirebiliyor. Zeliha Hocamın söylediği bir düşünce de o günlerden zihnimde kaldı: Bir öğretiyi kendi deneyiminden geçirmedikçe onu gerçekten öğrenmiş sayılmazsın; öğretmen bilgiyi aktarabilir, ilham verebilir ve kapıyı gösterebilir ama o kapıdan geçecek olan yine sensin. Geyikbayırı, Pastoral Vadi, Vadi Alaçatı, Kaz Dağları… Mekânlar değişti, ben de değiştim; her seferinde yanıma başka bir hâlimi alıp gittim ve bazen neyi bırakmam gerektiğini bile bilmeden çıktığım bir yolculukta güzelce kayboldum. Sonra bir şeyi kaybetmekle kaybolmanın aynı şey olmadığını düşündüm; bir şeyi kaybetmek, tanıdığın bir şeyin artık yerinde olmadığını fark etmekken kaybolmak bazen tanımadığın bir ihtimalin ortaya çıkmasına izin vermekti. Belki bu yüzden artık her yolculuğa bir cevapla çıkmam gerektiğine inanmıyorum; ne istediğimi, nereye gideceğimi ve sonunda kim olacağımı baştan bilmeden de yürüyebilirim, çünkü bazı cevaplar aranarak değil, insan yol aldıkça yavaş yavaş beliriyor.

Şimdi o cümleye yeniden baktığımda bende bıraktığı şeyin bir cevaptan çok soru olduğunu görüyorum: Ben nerelere hiç bakmıyorum; hangi duygudan gözümü kaçırıyor, hangi gerçeğin etrafından dolaşıyor, kendim hakkında hangi eski cümleyi hâlâ doğru kabul ediyorum? Belki kendini tanımak sürekli üzerine yeni bilgiler, yöntemler ve tanımlar eklemek değil; zaman zaman eksiltmek, bırakmak, sessizleşmek ve bakmadığın yere hemen bir anlam vermeden bakabilmek. Bugün o ilk inzivadaki küçücük odayı düşündüğümde odanın sadeliğinden çok, kaçacak yerimin olmayışını hatırlıyorum ve yıllar sonra bunun bana verilmiş tuhaf ama kıymetli bir imkân olduğunu anlıyorum. Çünkü sürekli bir şey yapmak, üretmek, yetişmek, çözmek ve planlamak üzere yaşarken hiçbir şey yapmadan bekleyebilmek sandığımızdan daha büyük bir disiplin; bazen insanın önüne çıkacak şeyi önceden belirlememesi gerekiyor. Artık bilmediğim bir şeyi telaşla aramak yerine bildiğimi sandığım bazı şeylerden şüphe etmeyi, cevabı hemen bulmamayı, her boşluğu doldurmamayı ve her sessizliği bir sesle kapatmamayı daha çok seviyorum. “Ben bugün nereye hiç bakmamaya çalışıyorum?” Belki insanın yolu her zaman baktığı yerden açılmıyor; bazen yönünü değiştiren şey, yıllardır gözlerini kaçırdığı yere sonunda bakabilecek kadar meraklı ve cesur olması.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!