Bazı günler diğerlerinden daha sessiz geliyor; dışarıda her şey yerli yerinde dururken içeride bir şeylerin hareket ettiğini hissediyor, ne olduğunu ise hemen anlayamıyorsun. Ben dolunay yaklaşırken biraz böyle olurum; gökyüzünün hâllerine anlam yüklemeyi, onları kendi içime bakmak için küçük işaretler gibi görmeyi seviyorum ama belki Ay bizi değiştirmiyor, biz ona bakarken kendimizde değişenleri biraz daha iyi görüyoruz. İnsan değişiyor çünkü; bazen yükseliyor, bazen alçalıyor, bir sabah kendisini çok güçlü hissederken ertesi gün aynı gücü içinde bulamıyor ve bir gün her şeyi anladığını sanırken başka bir gün kendi içinde bile yolunu şaşırabiliyor. Bu günlerde kendi iyiliğimin sorumluluğunu biraz daha fazla almaya çalışıyorum; belirsizliklerin, zorlukların ve hayatın hiç hesapta olmayan sürprizlerinin bitmesini beklemek yerine, bütün bunların içinden geçerken kendimi nasıl taşıdığıma dikkat ediyorum. Son zamanlarda sadakat, sevgi, güven, değer ve şefkat gibi hayat boyunca başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde aradığımız kelimelerin insanın kendisiyle kurduğu ilişkide nasıl bir karşılığı olduğunu da düşünüyorum. Sevilmek isterken kendi değerimizi başkalarının davranışlarıyla ölçmek, bize sadık kalınmasını beklerken birilerini kaybetmemek uğruna kendimize verdiğimiz sözlerden vazgeçmek ya da şefkat ararken kendi hatalarımızın karşısına en acımasız hâlimizle çıkmak ne garip; belki insanın olgunluğu, başkalarından beklediği şeylerin ne kadarını kendi hayatında kurabildiğine bakmasıyla da ilgili.
İnsan uzun ve geniş bir yol; yürüdükçe içinde ne çok ses taşıdığını fark ediyor: “Yapamazsın”, “Başaramazsın”, “Hiç başlama”, “Nasıl olsa bitiremezsin.” Bazıları çocukluktan, bazıları bir zamanlar sevdiğimiz insanlardan, bazıları korkularımızdan kalıyor; bazılarıysa o kadar uzun süre tekrar ediliyor ki sonunda kendi düşüncemizle bize öğretilmiş bir cümle arasındaki farkı unutuyoruz. Belki büyümek biraz da bu sesleri susturmaktan çok, hangisinin gerçekten bize ait olduğunu ayırt edebilmek ve bunun için her zaman büyük yöntemlere ihtiyaç olmadığını bilmek; bazen bir kâğıt ve kalem, birkaç dakika sessizlik, dua, meditasyon ya da yalnızca “Ben bugün gerçekten nasılım?” diye sorabilmek yeterli. Meditasyon bana uzun zamandır iyi geliyor ama herkesin kendisiyle buluşma biçiminin farklı olduğuna inanıyorum; birinin sessizce oturduğu yerde bir başkası yürüyebilir, yazabilir, dua edebilir, denize bakabilir, toprakla uğraşabilir ya da müzik dinleyebilir ve benim için biçimden çok, o sırada kendisine gerçekten dikkat verebilmesi kıymetli. Ben duaya ve niyete inanıyorum; insanın kalbinden geçen şeylerin önce kendi dünyasında bir karşılık bulduğunu düşünüyorum ve son zamanlarda sağlığın, sahip olduğumuz sürece varlığını ne kadar kolay unuttuğumuz bir zenginlik olduğunu daha iyi biliyorum. Bedenimizin bizi taşıması, sabah gözlerimizi açmak, yürümek, sarılmak, nefes almak ve yaş almak bana artık hayatın arka planında kendiliğinden duran ayrıntılar gibi görünmüyor; kıymetlerini yalnızca kaybetmekten korktuğumuzda hatırlamak istemiyorum. Bu yüzden zihnimin bir köşesinden yükselen ve hayatın güzelliklerini sürekli birbirinin karşısına koyan o eski sese artık başka sorular soruyorum: Neden sevgi varsa huzurdan, başarı varsa sakinlikten, bir yere aitsem kendime ait olmaktan vazgeçmek zorunda olayım; hayat zaman zaman seçimler isteyecek olsa bile neden daha en başından kendimi eksik bir ihtimale razı edeyim?
İçinden geçmediğimiz şeyin ardında ne olduğunu bilemiyoruz; acının, korkunun ve belirsizliğin de bazen tam ortasından yürümek gerekiyor. Kaçmadan, üzerini örtmeden, yokmuş gibi davranmadan ilerlediğimizde geriye dönüp baktığımız bazı yolların bize yalnızca ne kadar dayanabildiğimizi değil, neyi artık hayatımızda istemediğimizi de gösterdiğini düşünüyorum. Belki benim için dolunayın anlamı da tam burada başlıyor; gökyüzünde olup bitenlerden çok, onun ışığında kendi hayatımda neyi daha açık görebildiğime bakmakta. Telaşı azaltmak, gereksiz yere karmaşıklaştırdığım şeyleri sadeleştirmek, başkalarının sesini biraz kısmak ve bütün o gürültünün altında kendi sesimin tonunu yeniden seçebilmek istiyorum. Çünkü bazen cevabı bilmiyor değiliz; yalnızca korkuların, beklentilerin, alışkanlıkların ve bize ait olmayan eski cümlelerin arasında kendi cevabımızı işitemiyoruz. Bu dolunayda kendime büyük vaatler vermek yerine daha sade bir niyet bırakıyorum: Biraz daha sessizlik, biraz daha sadelik ve hayatımda neyin bana ait olduğunu ayırt edebilecek kadar dikkat. Her şeyi aynı anda bilmek, çözmek ya da kusursuz biçimde yönetmek zorunda değilim; ama hangi sesle yaşayacağıma, hangi sözü kendime ait sayacağıma ve hangi ihtimale doğru yürüyeceğime dair söz hakkım olduğunu biliyorum. Belki insanın kendisine yakınlığı da tam burada belli oluyor: Dünya konuşmaya devam ederken, bütün o seslerin arasından hangisinin kendi sesi olduğunu tanıyabildiği yerde.
Evrim Onuk




