Her değişime biraz korku eşlik ediyor. İnsan, daha iyiye doğru yürüdüğünü bilse bile geride bıraktıklarına dönüp bakmadan edemiyor. Bu değişimi de iç çekerek, gözyaşlarıyla ve “acaba”larla karşılıyorum. Yine de buradan geçeceğimi biliyorum. Aşkla, biraz cesaretle ve en çok da teslimiyetle… Çağıl çağıl akan bir ırmağın üzerinde süzülürken “Acaba okyanusa ulaşabilecek miyim?” diye kaygılanmanın ne anlamı var? Irmak yolunu bilmiyor belki ama akmayı biliyor. Bazen bu kadarı yeter. Çünkü her insanın ruhunda bir ateş yanar ve her ateş kendi Hira’sını aydınlatır.
Belki de bu dönemin en büyük ödevi, yıllardır bastırdığımız duygulara bakabilmek. Onları susturmadan, düzeltmeye çalışmadan, yalnızca varlıklarını kabul ederek… Öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı… İnsan en çok da kendisine yakıştıramadığı duyguları saklıyor. Nasıl ifade edeceğimizi bilmediğimiz, ifade ettiğimizde savunmayla karşılaştığımız ya da duygularımızdan korktuğumuz için sustuk. “Aman, ağzımızın tadı kaçmasın,” dedik. Kaçmadı belki ama içimizde bir şeyler eksildi. Oysa dile gelmeyen hiçbir duygu yok olmuyor; yalnızca biçim değiştiriyor. Kendi hakikatini, başkalarının huzuru bozulmasın diye sessizliğe mahkûm etmek ise insanın kendisine edebileceği en büyük haksızlıklardan biri. Ben duygularımı karşımdakini yaralamak için değil, kendimi saklamamak için ifade etmeye çalışıyorum. Çünkü ifade etmekle saldırmak, sınır koymakla cezalandırmak aynı şey değil.
Hiçbir şeyden kaçmak zorunda olmadığımız bir iç dünyaya kavuşmaktır. Öfkemize, kırgınlığımıza ve korkumuza yer açabilmek… Onların bizi yönetmesine izin vermeden, varlıklarını inkâr etmeden. Ve bütün özenimize rağmen kendimizi ifade ettiğimiz bir yerde sürekli güvensiz ya da incitici bir alan oluşuyorsa, bazen yapılması gereken susmak değil, o kişinin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmektir. Çünkü insan sevilmek, anlaşılmak ya da kabul görmek uğruna kendinden eksilmemeli. Belki bütün mesele de budur: Kendimize, kendimiz olabileceğimiz kadar geniş bir alan açmak.
Evrim Onuk




