Nihai İyileştirme…

İnsan, bazen iyileşmenin bir şeyleri onarmak olduğunu sanıyor. Oysa belki de asıl iyileşme, onarmaktan çok bırakmayı öğrenmekle başlıyor. Kendine yüklediğin sorumluluklardan, aslında hiçbir zaman sana ait olmayan yüklerden; içinde tuttuğun, iyi ya da kötü hissettiren duygulardan, geçmişin hâlâ bugünde yaşayan anılarından, zorunluluklardan, kısıtlamalardan ve yıllar boyunca kendine yapıştırdığın bütün etiketlerden özgürleştiğinde başka bir şey oluyor. Bir de başkalarının sana verdiği isimler var: güçlü, zayıf, eksik, fazla, zor, kırılgan, başarılı, başarısız… Zamanla insan, kendisine söylenenleri kendi hakikati sanmaya başlayabiliyor. Oysa başkalarının bizim hakkımızdaki hükümleri çoğu zaman bizi değil, onların baktığı pencereyi anlatıyor. İnsan bütün bu tanımlardan biraz olsun sıyrıldığında geriye daha yalın bir “ben” kalıyor. Ve bak, kalbin nasıl güzel açılıyor. Belki de özgürleşmek, yeni birine dönüşmek değildir; üzerimize sonradan eklenenleri usulca çıkarıp en başından beri orada olan kişiye yeniden ulaşmaktır.

Sözler de bu yolculuğun en görünmez ama en güçlü parçalarından biri. Ağzımızdan çıkan her kelime, dünyayla kurduğumuz ilişkinin küçük bir izini taşıyor. Kadim öğretilerde sesin ve sözün yaratıcı bir kudrete sahip olduğuna inanılır; “akaşa” düşüncesinde ses, görünmeyen âlem ile görünen dünya arasında bir titreşim gibi tasavvur edilir. Belki bunu bir hakikat iddiasından çok, insanın söze yüklediği kadim anlamın metaforu olarak okumak gerekir. Çünkü söylediklerimiz önce zihnimizde, sonra ilişkilerimizde, nihayetinde hayatı algılama biçimimizde yankılanıyor. İnsan yalnızca başkalarına söyledikleriyle değil, kendisine tekrar tekrar anlattığı cümlelerle de biçimleniyor: “Ben yapamam.”, “Ben zaten hep böyleyim.”, “Bana güzel şeyler olmaz.”, “Kimseye güvenilmez.” Bazen bir şakanın arasında, bazen öfkenin en savunmasız anında, bazen de otomatik pilota bağlanmış gündelik konuşmalarımızın içinde, fark etmeden kendi zihnimize cümleler bırakıyoruz. Sonra o cümleler, tekrar edildikçe içimizde kök salmaya başlıyor. Bir süre sonra nereden geldiklerini bile unutuyor, onları kendi sesimiz, hatta kendi gerçeğimiz sanıyoruz. Bu yüzden insanın yalnızca ne düşündüğüne değil, ne söylediğine de dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü dil yalnızca dünyayı tarif etmiyor; dünyayla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını da çiziyor. Her kelimenin ardındaki kadim anlamı, her harfin çağlar boyunca taşıdığı sembolik karşılığı bilmemiz mümkün değil; buna ihtiyacımız da yok. Fakat ağzımızdan çıkan sözün farkında olmak mümkün. Kelimelerimizi terbiye etmek; onları korkudan değil sevgiden, öfkeden değil farkındalıktan, yargıdan değil anlayıştan seçmek mümkün. Sevgi dilini öğrenebilir, şiddetsiz iletişimi hayatımıza katabiliriz. Mantralar, ilahiler, dualar, zikirler ya da bize iyi gelen başka tekrarlar aracılığıyla zihnimizde yeni yollar açabiliriz. Düzenli tekrarın düşünce ve dikkat alışkanlıklarımız üzerinde etkisi vardır; fakat belki bundan daha önemlisi, insanın kendisiyle konuşma biçimini değiştirebilmesidir.

Çünkü bazen hayatımızı değiştirmeye, hayatın kendisinden değil, ona verdiğimiz isimlerden başlamamız gerekir. Belki nihai iyileşme tam da budur: Sana ait olmayanı bırakmak. Sana öğretilmiş ama sana benzemeyen cümleleri susturmak. Kendine söylediğin dili değiştirmek. Bütün sesler çekildiğinde geride kalan o yalın sese yeniden kulak vermek. İnsan belki de iyileşirken yeni birine dönüşmez; yalnızca kendisi olmayan ne varsa üzerinden usulca çıkarır. Ve nihayet kendine döner.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!