Çok uzun zamandır yüzeysel sohbetlerden ve kuru kalabalıklardan hoşlanmıyorum; yanında kendimi huzursuz hissettiğim insanlarla sırf bir arada bulunmuş olmak için vakit geçirmek istemememin insanlardan uzaklaşmakla değil, kendi içimdeki sessizliğe kıymet vermeyi öğrenmekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Susmayı seviyorum; her düşündüğünü söylememek, her söylenene cevap vermemek ve bazen kelimelerini kendine saklamak benim için dili muhafaza etmenin, kendi iç alanına gösterdiğin inceliğin başka bir biçimi. Buna karşılık uzun uzun konuşabildiğim, tek bir cümlesiyle zihnimde başka bir pencere açan, merak uyandıran ve sohbet bittikten sonra bile söyledikleri insanın içinde devam eden insanları seviyorum. Yalnızlığı da seviyorum; kızımla, köpeğimle, kedimle ve kitaplarımla baş başa kaldığım, bir yudum kahvenin, sıcacık bir battaniyenin ve karşımda uzanan denizin bana yettiği zamanların hayatımdaki gerçek zenginliklerden biri olduğunu artık biliyorum. Bu hafta yıllar önce okuduğum bir kitabı karıştırırken sayfaların arasında kendi el yazıma rastladım: “Soğuk ama güneşli bir havada, ormanda bir bankta oturup kâğıt bardaktan kahve içmek, ellerimle yaptığım havuçlu tarçınlı kekten yemek ve çok güzel bir kitap okumak istiyorum.” Tam on beş yıl önce yazdığım o cümleye uzun uzun bakarken hayatımızın, çevremizin, yüzümüzün ve hikâyemizin değişmesine rağmen bazı arzuların kaybolmadığını, yalnızca bizimle birlikte biçim değiştirdiğini düşündüm.
Kitapların ve masalların başka dünyalara açılan geçitler olduğuna çocukluğumdan beri inanırım; bir kitabın kapağını açtığımda birkaç sayfa sonra bulunduğum odadan uzaklaşıp hiç tanımadığım insanların zihinlerinde dolaşabilmek, başka çağlara ve başka hayatlara misafir olabilmek hâlâ bana büyüleyici geliyor. İyi bir kitabı yıllar sonra yeniden okuduğumda ise yalnızca kitaba dönmediğimi fark ediyorum; bu kez satırların yanında, o satırları bir zamanlar okuyan kadını da okuyorum. Bu hafta o kitaplardan biri Sofie’nin Dünyası oldu; ilk okumaya çalıştığım yıllarda felsefeyle bugünkü kadar yakın olmadığım için zihnimde biraz “zor” bir yere koyduğum kitap, yıllar sonra karşıma bambaşka bir yüzle çıktı. Jostein Gaarder’ın Sofie’nin merakı üzerinden Antik Yunan’dan Descartes’a, Spinoza’dan Aydınlanma düşüncesine, Darwin’den Freud’a uzanan yolculuğunu bu kez başka bir dikkatle okurken kitabın bana cevaplardan çok sorular bırakan tarafını sevdim; çünkü bazı kitapları daha fazla şey bilmekten çok, daha iyi sorular sorabilmek için okuyoruz. Herakleitos’un “her şey akar” düşüncesi de bu kez zihnimde uzun süre kaldı; aynı ırmağa ikinci kez giremiyoruz, çünkü yeniden suya adım attığımızda ne akan su aynı ne de ona giren insan. Yıllar sonra aynı kitabı okumak da biraz böyle; sayfalar, kelimeler ve bir zamanlar altını çizdiğin cümleler aynı yerde duruyor ama onları okuyan gözler artık başka. On beş yıl önce ormanda bir bankta oturup kahvesini içerken kitap okumayı hayal eden kadınla bugün bu satırları yazan kadın aynı kişi; ve değil.
Belki insanın kendisiyle yaşayabileceği en güzel karşılaşmalardan biri de geçmişte bıraktığı küçük izlere yıllar sonra rastlamak; bir kitabın arasındaki el yazısında, altı çizilmiş bir cümlede, unutulmuş bir fotoğrafta ya da bir zamanlar sessizce kurulmuş küçücük bir hayalde. Sonra bütün bunlara bugünkü gözlerinle yeniden bakıp geçmişteki kendini ne yüceltmeden ne de küçümsemeden, yalnızca tanıdık birine rastlamış gibi gülümsemek. Sofie’nin Dünyası bu kez benim için yalnızca felsefe tarihinin içinden geçen bir roman değil, yıllar önceki kendime açılan küçük bir geçit oldu; kitabın sayfalarında Sofie ilerlerken ben de bir zamanlar o sayfalara bakan kendi gözlerimin izini sürdüm. Felsefeye merak duyan ve henüz okumamış olanlara gönül rahatlığıyla öneririm; belki onlar da Sofie’nin sorularının arasında yalnızca yeni düşüncelerle değil, uzun zamandır karşılaşmadıkları bir hâlleriyle buluşurlar. Çünkü hayat akıyor ve biz de onunla birlikte değişiyoruz; bir zamanlar vazgeçilmez sandıklarımız uzaklaşırken hiç önemsemediğimiz bazı küçük şeyler yıllar içinde bambaşka bir kıymet kazanıyor. Yine de ne kadar değişirsek değişelim, içimizde bazı ince çizgiler kalıyor; zaman onları silmek yerine bazen yalnızca daha görünür hâle getiriyor. Bir fincan kahve, biraz sessizlik, güzel bir kitap ve kendime ait küçük bir köşe bugün de bana iyi geliyor; yalnızca artık bunların neden kıymetli olduğunu biraz daha iyi biliyorum. Belki on beş yıl önceki ben bugünkü hayatımı bütünüyle tanıyamazdı ama o kitabın arasına bıraktığı küçücük notu okuduğunda, içindeki kadını hâlâ tanırdı.
Evrim Onuk




