Geçtiğimiz hafta her şey üst üste geldi. Bazen hayat bunu yapıyor; bir şey henüz yerli yerine oturmadan diğeri geliyor, bedenin yetişemediğine zihin, zihnin taşıyamadığına ruh yetişmeye çalışıyor. Ağır geçen bir grip, doktorlar, Covid testleri, ilaçlar ve bekleyiş derken bir haftanın bedenimde ve ruhumda bıraktığı iz, tahmin ettiğimden daha ağır oldu. Bugün ilk kez fiziksel olarak iyi hissediyorum ve test sonucunun negatif çıkmasıyla içimden kocaman bir şükür geçiyor. Fakat geriye dönüp baktığımda bu süreçte en çok hastalığı değil, korkuyu ve kaygıyı deneyimlediğimi görüyorum. Yogada sıkça karşılaştığım “olanı olduğu gibi kabul etmek” düşüncesinin, mesele sağlığa ve kontrol edemediğimiz ihtimallere geldiğinde hiç de kolay olmadığını bir kez daha anlıyorum.
İnsan, canı sıkıldığında içindeki sıkıntının hiç geçmeyeceğine inanıyor; oysa mutluluğun, neşenin ve heyecanın geçiciliğini ne kolay kabul ediyoruz. Böyle zamanlarda kendime bir kahve yapmak iyi gelir; sevdiğim fincan, kahvenin kokusu ve birkaç dakikalık sessizlik küçük bir ritüel gibidir. Ama hayatın mizah anlayışı bazen insanınkinden daha kuvvetli: Canım sıkkın, kahve bitmiş, elimde kalan en sevdiğim fincanı yerine koyarken o da düşüp kırılıyor. Ağzımdan hemen o tanıdık cümle çıkıyor: “Bir bu eksikti.” Bir fincan kırılıyor ve birkaç saniye içinde zihnim, hayatımda ters giden ne varsa hepsini aynı masaya oturtuyor. Tam orada kendime bir es vermem gerektiğini fark edip gözlerimi kapatıyor, nefesime dönüyorum. Birkaç nefes sonra hiçbir şey çözülmüş değil; hayat birdenbire güzelleşmedi, fincan da eski hâline dönmedi ama zihnim artık başıma gelebilecek bir sonraki kötü şeyi aramıyor.
Belki nefesi bu yüzden güvenli bir liman gibi görüyorum; dışarıdaki hiçbir şeyi değiştirmiyor ama beni yeniden bulunduğum âna getiriyor. Bazen ihtiyacımız olan da her şeyi çözmek ya da anlamak değil, yalnızca kendimize geri dönebileceğimiz o küçücük aralığı bulmak. Ara sıra dağılmaya, öfkelenmeye, hatta dibe vurmaya da ihtiyacımız var belki; çünkü insan bazen ancak dağıldığında kendisini hangi parçalarından yeniden topladığını görüyor. Büyük değişimlerin başlangıcı da çoğu zaman büyük anlar değil; küçücük bir fark ediş, bir duruş, bir nefes, belki yerde kırılmış bir fincan. Bütün bunları düşünürken vardığım yer ise çok yalın: Ben kendimden razıyım. Kendimden memnunum demiyorum; kendimden razı olmak, yalnızca iyi taraflarımı değil, korkularımı, öfkemi, telaşımı, gücümü ve güçsüzlüğümü de kendime ait bilmek gibi geliyor bana. Çünkü artık kendimi yalnızca iyi olduğum zamanlarda sevmek istemiyorum. Belki insanın kendisiyle kurabileceği en sahici barış da tam burada başlıyor: Kendisini sürekli düzeltilmesi gereken bir kusur gibi görmekten vazgeçtiği yerde.
Evrim Onuk




