İyi ki…

Geçenlerde Arya, “Ormanda tek başına yürüyüş yapınca korkmuyor musun, anneciğim?” diye sordu. “Neyden korkayım, etrafta kimse yok ki?” dedim. Sonra kendi cevabımı düşündüm. Bazen önce korkulacak bir şey vardır, sonra korkarsın; bazen de korku önce gelir ve insan ona bir sebep bulmakta pek gecikmez. Üstelik yalnızca korku için değil; öfke, kaygı ve neşe için de böyle galiba. İçimize bir duygu yerleştiğinde dünya biraz onun rengini alıyor. Arya’nın sorusu, ormanda tek başına yürüyen bir kadının korkusundan çok, bir çocuğun annesini anlamaya çalışma çabasıydı belki. O, benim korkmadığımı sanıyor; ben ise onun büyürken korkularıyla nasıl tanışacağını, onları nasıl taşıyacağını, hangilerinin içinden geçip hangilerinin yanında duracağını düşünüyorum. Bir anne, kızının her sorusuna cevap verirken aslında kendi hayatına da yeniden bakıyor. Arya bana yalnızca bir şey sormuyor; dünyayı onun gözlerinden bir kez daha görmemi sağlıyor. Bir süredir sağ kürek kemiğimin içinde bir ağrı var. Yogada kendimi zorladığım bir pozdan sonra başladı sanıyorum. Bazen bir pozun içinde gereğinden uzun kaldığımı fark ediyorum; sanki bedenimdeki dirence dayanabilirsem hayatımdaki dirençlere de dayanabilecekmişim gibi. İnsan kendisine ne tuhaf anlamlar yüklüyor. Belki bazen zorlamak gerekiyordur, belki de pozdan çıkmak. Bunu bedenimden öğreniyorum; acıyan yere biraz daha yüklenmek her zaman güçlenmek anlamına gelmiyor. Bazen iyileşmek, kendini tutmayı bırakıp dinlenmeyi bilmekle başlıyor.

Hafta sonu hava mis gibi, yol da bizi çağırıyor gibi gelince Arya’yla birlikte yola çıktık. Ayvalık, Edremit, Ören derken şahane üç gün geçirdik. Arabada yan yana oturduk, yollara baktık, konuştuk, sustuk, acıktık, yorulduk, yeniden neşelendik. Çocuklarla geçirilen zamanın kendine özgü bir ritmi var; bir an dünyanın en önemli meselesini konuşuyorsunuz, bir an sonra bir taşın, bir kuşun ya da yol kenarındaki bir tabelanın peşine düşüyorsunuz. Arya’nın merakı, hayatı sürekli yeniden başlatıyor. Sonra onu teyzeme bırakıp Sarımsaklı tarafına geçtim. Şarabımı açtım; ekmeğim, peynirim, meyvelerim, içimi ısıtan güneş, kitabım ve battaniyem yanımdaydı. Kıvrılıp otururken hayatın bazen insandan ne kadar az şey istediğini düşündüm: Otur, bak, ye, iç, oku; üşürsen battaniyeni üzerine çek, hepsi bu. Bir annenin kendi başına kalması bazen dışarıdan göründüğü kadar kolay olmuyor. Çocuğundan ayrıldığın anda sessizlik yalnızca sessizlik olmuyor; onun sesi, soruları, adımları ve sana sesleniş biçimi de o sessizliğin içinde kalıyor. Orada otururken Arya’yla geçirdiğimiz günleri düşündüm. Onunla yürürken, konuşurken, bazen susarken, aynı manzaraya bakarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimiz o anları… Bir çocuğun elini tutarak yürümek, onun yorulduğunda omzuna yaslanmasını beklemek, bir sorusuna cevap verirken kendi cevabından şüphe etmek, aynı gökyüzünün altında iki ayrı insan olarak durabilmek… Annelik, bir çocuğun hayatına eşlik ederken kendi hayatını da onunla birlikte yeniden kurmak galiba. İnsan bazı anların ne kadar güzel olduğunu çoğu zaman onlar geçtikten sonra anlıyor. Yaşarken sıradan görünen bir yol, bir kahkaha, bir çocuğun sorusu, birlikte yenilen bir yemek ya da yan yana geçirilen sessiz bir saat, zaman geçince hafızanın içinde bambaşka bir ışıkla yanmaya başlıyor. Arya’nın bugün bana sorduğu soruların bir gün geçmişte kalacağını biliyorum. Belki büyüyecek, başka sorular soracak; belki cevaplarımı artık eskisi kadar merak etmeyecek, belki kendi yollarına çıkacak. Bir annenin kalbinde hem bunun gururu hem de küçük bir hüznü birlikte taşıması gerekiyor. Sonra “İyi ki.” diyorsun. İyi ki çıkmışız, iyi ki o yola sapmışız, iyi ki o masaya oturmuşuz, iyi ki Arya bana o soruyu sormuş, iyi ki onun çocukluğuna tanıklık ediyorum, iyi ki onunla birlikte büyümeyi öğreniyorum. Bazen de bütün içtenliğinle “İyi ki bitmiş.” Galiba “iyi ki” yalnızca güzel şeylerin ardından söylenen bir söz değil; bazı şeylerin kıymetini, bazılarının ise neden sona ermesi gerektiğini zaman gösteriyor.

Ben kendi payıma düşen hikâyenin içinden kendi aklımla, kendi hatalarımla, bazen çoğalarak, bazen sadeleşerek, bazen de hiçbir şey öğrenmeden geçiyorum. Çünkü artık her kırılmanın insanı büyüttüğünden emin değilim. Bazıları yalnızca acıtıyor, bazıları küçültüyor, bazıları uzun süre hiçbir şeye dönüşmüyor. Yaşadığımız her şeyin sonunda bize anlamlı bir ders bırakması gerektiğine de inanmıyorum. Bazen insan yalnızca yaşar, dayanır, geçer ve bir süre sonra o günleri hatırladığında kendisine daha yumuşak davranmayı öğrenir. Arya’ya da her şeyin bir anlamı olduğunu söylemek istemiyorum. Hayatın her acıyı ödüle, her kaybı derse, her korkuyu cesarete dönüştürmediğini bilsin istiyorum. Ama korktuğunda yanında birinin olabileceğini, yorulduğunda durabileceğini, bilmediği bir şeyi sormaktan utanmaması gerektiğini bilsin. Ben onun bütün korkularını ortadan kaldıramam; yalnızca korktuğunda dönebileceği bir yer olmaya çalışabilirim. Belki annelik, çocuğunun önündeki bütün taşları kaldırmak değil; takıldığında elini uzatabileceğini bilmesini sağlamak. O gün bana iyi gelen şey belki tam olarak buydu; bir yere yetişmeden oturmak, içimden geldiği gibi kıvrılmak, kimseyle konuşmak zorunda olmamak ve yalnızlığımı açıklanması gereken bir eksiklik gibi görmemek. Yalnızlık benim için mahrem bir tercih; dünyadan vazgeçtiğim bir yer değil, dışarıdaki sesler biraz azaldığında kendi sesimin yeniden işitilebilir olduğu bir oda gibi. Fakat Arya’yla aramızdaki bağ, bu yalnızlığın karşıtı değil. Onunla kurduğum ilişki, beni kendimden uzaklaştıran bir kalabalık değil; kendimi başka bir biçimde tanıdığım, sevginin insanı nasıl genişletebildiğini gördüğüm bir alan. Eskiden kendi kendine yetmenin büyük bir güç olduğunu düşünürdüm, şimdi ise kimseye ihtiyaç duymamanın güç olmadığını biliyorum. Hepimizin sevilmeye, görülmeye, birinin sesine, bazen bir omza, bazen yalnızca “Geldin mi?” diye soran birine ihtiyacı var. Arya’nın da bir gün bana ihtiyaç duymayacağı anlar olacak; bunu düşünmek hem içimi acıtıyor hem de beni sevindiriyor. Çünkü bir çocuğun annesine ihtiyaç duymadan yürüyebilmesi, annenin başarısızlığı değil, verdiği güvenin sonucudur. Fakat ihtiyaç duymakla kendini başkasına bırakmak aynı şey olmadığı gibi, yalnızlığı sevmek de sevgiden vazgeçmek değil. Ben yalnızca kendi sessizliğimden artık eskisi kadar korkmuyorum; Arya’nın da kendi sessizliğinden korkmayan bir kadın olmasını diliyorum. Belki Arya’nın sorusuna verdiğim cevap bu yüzden aklımda kaldı. “Neyden korkayım, etrafta kimse yok ki?” demiştim ama şimdi gülümsüyorum. Çünkü insanın korkması için etrafta birilerinin olması gerekmiyor; kendi zihni bazen yeterince kalabalık. Yine de Arya’nın yanında, onun merakına ve dünyayı anlamaya çalışan gözlerine bakarken, korkunun da neşenin de paylaşılınca biçim değiştirdiğini öğreniyorum. Bir çocuğun sorusu, annenin korkusunu yok etmiyor belki ama ona başka bir yer açıyor. Korkunun içinde sevgi, sevginin içinde kaybetme ihtimali, kaybetme ihtimalinin içinde de bugünü daha dikkatli yaşama arzusu beliriyor. Pazar günü gökyüzüne baktım ve şükrettim. Bunu söylerken hayatımdaki her şey yolunda değildi; zaten hiçbir zaman aynı anda her şey yolunda olmuyor. Bir tarafta bir şey eksik kalıyor, bir yerde bir mesele bekliyor, bir şey istediğin zamanda gerçekleşmiyor ya da tam istediğin gibi olmuyor ve insan bazen o tek parçaya öyle uzun süre bakıyor ki geri kalan resmi unutuyor. Ben de unutuyorum. Sonra bir pazar günü güneş yüzüme vuruyor, önümde biraz ekmekle peynir, yanımda kitabım, uzakta deniz oluyor ve hayat bana hiçbir büyük cevap vermeden kendisini yeniden hatırlatıyor. Arya’nın birkaç saat önce yanımda oluşunu, şimdi başka bir evde güvende olduğunu, birazdan belki beni arayıp gününün nasıl geçtiğini anlatacağını düşünüyorum. Bir annenin kalbi, çocuğu yanında değilken de onunla birlikte atmayı sürdürüyor. Bu bazen yorucu, bazen güzel, çoğu zaman ikisi birden. O an, bazı “iyi ki”leri söylemek için yılların geçmesini beklememek gerektiğini düşündüm; bazılarını tam içindeyken söylemeli insan. Bu güne, bu yola, Arya’nın sorusuna, onunla geçirdiğim zamana, birlikte sustuğumuz ve birlikte güldüğümüz anlara, onun çocukluğuna tanıklık edebilmeye, tek başıma oturduğum bu kıyıya, geçmişte kalıp hâlâ içimi ısıtanlara, bitmesi gerektiği için bitenlere ve henüz neye dönüşeceğini bilmediklerime… Çünkü hatıraların zamanla güzelleşen ışığını seviyorum ama bugünün kıymetini görebilmek için her şeyin önce hatıraya dönüşmesini beklemek istemiyorum. Arya’nın büyümesini beklerken onun bugününü kaçırmak istemiyorum. Bir gün geriye dönüp “Ne güzel günlerdi.” diyeceğimi biliyorum; ama o gün geldiğinde, bugünleri yalnızca özlemek değil, onları yaşarken de sevmiş olmak istiyorum. Belki mesele hayatın bütün parçalarını aynı anda yerli yerine koymak değil; eksik olanı inkâr etmeden, o sırada elimizde olanın güzelliğini de eksik parçanın gölgesinde bırakmamak. Arya’nın sorusunu, kendi sessizliğimi ve o günün ışığını aynı yerde taşıyabilmek. Bir anne olarak ona kusursuz bir dünya veremeyeceğimi biliyorum. Ama merak edebileceği, korktuğunda konuşabileceği, yorulduğunda dinlenebileceği ve kendi yolunu bulurken geri dönebileceği bir sevgi bırakabilirim. Gökyüzüne bir kez daha baktım. Bu defa büyük resmi anlamaya, geleceği tahmin etmeye ya da o âna olduğundan daha büyük bir anlam vermeye çalışmadım. Yalnızca bulunduğum yere baktım. Arya’nın sesini, ormandaki sorusunu, birlikte geçtiğimiz yolları ve içimde ona açılan o geniş yeri düşündüm. Bu kez “Ne güzel günlerdi.” demek için o günlerin geçmesini beklemeden, içimden sessizce “Ne güzel bir gün.” dedim.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!