Huzur Hakkı…

Huzur hakkı diye bir şey var; hepimizin hak ettiği ve benim, bu iki kelimeyi yan yana gördüğümde nedense çok sevdiğim bir şey: Huzur hakkı. İnsanın kendisine, hayatına, hatta bazen bütün dünyaya karşı koruması gereken en temel haklarından biriymiş gibi geliyor bana. İnsanı insan yapan ne varsa ona da selam olsun: İyiliğe, vicdana, merhamete, birinin elinden tutmaya ve kimse görmediğinde de iyi kalabilmeye. Çünkü Allah biliyor ve benim için O’nun şahitliğinden daha kıymetli bir şahitlik yok. Bu hayatta ne ekersek bir biçimde onu çoğalttığımıza; bir insan düşmesin diye kolundan tuttuğumuzda yalnızca onu değil, kendi içimizdeki insanı da ayakta tuttuğumuza inanıyorum. Bir bardak suyu gönülden uzatmak, birinin yükünü küçücük de olsa hafifletmek, kimsenin haberi olmayacak bir iyiliği sessizce yapmak bana hâlâ fevkalade geliyor. İnsanın içini, herhangi bir alkışa ihtiyaç duymadan genişleten şeyler bunlar. Son zamanlarda çok şükrediyorum. Dudaklarımdan dualar ve mantralar eksik olmuyor. Şükrettikçe hayatımın değiştiğini değil belki ama hayata baktığım yerin değiştiğini görüyorum. Ben değiştikçe bahçem de başka türlü görünmeye başlıyor. Belki çiçekler hep oradaydı; ben onları yeni yeni fark ediyorum. Yıllarca “Doğru mu yaptım, beğenildim mi, anlaşıldım mı, yeterince iyi miyim?” diye sorduğum yerden bugün başka bir yere geçiyorum. Çünkü insanın alması gereken en zor onaylardan birinin kendi onayı olduğunu düşünüyorum. Kendine bir şey yapmak, vazgeçmek, gitmek, kalmak ve bazen hiçbir şey yapmadan yalnızca durmak için verdiği izinler, zamanla özgürlüğünün küçük anahtarlarına dönüşüyor.

Bu hafta yeni yuvama taşınmış olmanın huzurunu yaşıyorum. Yeni bir evin tuhaf bir sessizliği var. Henüz duvarlarına sesin sinmemiş, eşyaların kendi yerlerini bulmamış ve sen, sabah ışığının hangi pencereden nasıl girdiğini bile yeni öğreniyorsun. Kahveni nereye koyacağını, en sevdiğin kitabı nerede okuyacağını, hangi köşede susmanın sana daha iyi geleceğini zamanla keşfediyorsun. Sonra yavaş yavaş ev sana, sen de eve benzemeye başlıyorsun. Çocukken hayalini kurduğum gibi bir dansçı olsaydım bugün yine “burada” olur muydum diye düşünüyorum bazen. Sanırım olurdum. Çünkü benim “burada” dediğim şey artık bir adres, bir meslek ya da bir yaş değil; kendimle kurduğum ilişkinin niteliği, sahip olduklarımdan bağımsız olarak hissettiğim zenginlik ve dışarıdaki uğultunun arasından içeriden gelen o ince sesi ne kadar duyabildiğim. Başucumdaki günlüğe aylar önce bir sabah şöyle yazmışım: “Unutma Evrim; varlık da geçici, yokluk da. Sağlığımız, birliğimiz, beraberliğimiz, iç huzurumuz ve şükrümüz kökümüzdür. İnsan bazen hayata en çok bunlarla tutunur.” Bugün yeniden okuyunca aynı yere dokundu. Çünkü insan bildiğini de unutuyor. Sağlığının, huzurunun, sevdiklerinin ve bir sabah daha uyanmış olmanın sıradan olmadığını unutuyor. Sonra hayat, küçücük bir yerden dokunuyor ve yeniden hatırlatıyor. Her sabah gün doğumunda kalkmak, sayfalar dolusu yazmak ya da güne kusursuz bir rutinle başlamak zorunda değiliz. Bazen bir niyet, bir cümle, bir dua ya da içten bir teşekkür yeter. Belki rutinle ritüel arasındaki fark da yaptığımız şeyin büyüklüğünde değil, ona verdiğimiz anlamda saklı. Sağlığı da artık yalnızca bedenimin iyi olması olarak düşünmüyorum. Bedenimin yanında zihnimin ve ruhumun nasıl olduğunu da önemsiyor, kendime yalnızca “Nasılsın?” değil, “Neren nasıl?” diye soruyorum: Bedenim nasıl, zihnim nasıl, kalbim nasıl ve bütün bunların arasında ben neredeyim?

Belki huzur hakkı tam da budur. Hayattan hiçbir sıkıntı yaşamamayı talep etmek ya da her şeyin istediğin gibi olmasını beklemek değil; hayat değişirken içinde korunmaya değer olanı tanıyabilmek. Başkalarının sesinden kendi sesini ayırt edebilecek kadar mesafe koymak, vicdanını rahat ettirecek kadar iyi kalmak ve gece başını yastığa koyduğunda, kimsenin bilmesine ihtiyaç duymadan “Ben bugün elimden geleni yaptım.” diyebilmek. “Kalbimize göre olsun her şey.” demeyi seviyorum ama artık bunun hayatın yalnızca güzel taraflarını istemek anlamına gelmediğini de biliyorum. Bazen kalbine göre yaşamak, sana iyi gelmeyen bir şeye zarafetle mesafe koyabilmeyi de gerektiriyor. Olmayanın peşinde koşarken olanı kaçırmamak, sahip olduklarımızı sıradanlaştırmamak ve hayatın gürültüsü arttığında içeride neyin sessizce kıymetini kaybettiğini fark edebilmek istiyorum. Yeni evimin odalarını yerleştirirken içimdeki o küçük bahçeyi de düşünüyorum. Oraya kimi, neyi, hangi sözü ve hangi duyguyu alacağıma artık biraz daha dikkat ediyorum. Çünkü insanın dünyada ne kadar yeri olursa olsun, içinde dinlenebileceği bir mekânı yoksa biraz yersiz yurtsuz kalıyor. Benim için huzur, belki de tam olarak o iç mekânın mimarisi. Her kapının herkese açık olması gerekmediğini, her gürültünün içeri alınmayacağını ve her şeyin hayatımda aynı yere sahip olmak zorunda olmadığını zamanla öğrendim. Şimdi o bahçenin kapısında küçücük bir tabela hayal ediyorum: “Huzur hakkı.” Bu kez onu kimsenin bana vermesini beklemiyor, kendi hayatımın içinde ona yer açıyorum. En önemlisi de o hakkı artık kendimden esirgemiyorum.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!