Kaçış…

Hayat, hiçbir zaman bütünüyle bilemeyeceğimiz bir istikamette ilerliyor; kendi adıma bazı şeylerin neden olduğunu bilmediğimi ve belki hiçbir zaman bilemeyeceğimi kabul ediyorum, anlam ile anlamsızlık arasında bir seçim yapmam gerekirse de her defasında inanmayı yeğliyorum. Hayatımız boyunca bir şeylere doğru koştuğumuzu sanıyoruz ama belki koşarken yaptıklarımızın önemli bir kısmı, başka bir şeyden uzaklaşmak; ben en çok görünmeyen şeylerden kaçıyorum. İnsanlar, onlara yüklediğim anlamlarla zihnimde başka bedenlere bürünüyor ve sonra karşılaştığımda bazen karşımda duran insandan değil, bende bıraktığı izden, uyandırdığı histen ya da bana hatırlattığı kendimden uzaklaşmak istiyorum. Üstelik benim kaçışım seninkine benzemiyor; ben gürültüden kaçarken sen sessizlikten, ben yakınlıktan ürkerken bir başkası mesafeden kaçabiliyor, çünkü nihayetinde kimsenin yokuşu birbirine benzemiyor. Bildiğim bir şey varsa o da bazı kaçışların yolu kısaltmadığı; insan kendi yolundan çıktığında kestirme yaratılmıyor, yalnızca karşılaşması gereken şeyle arasına biraz daha mesafe koyuyor. Kaçtığım şey de ardımda usulca kaybolmuyor; bazen rüyalarıma giriyor, bazen hiçbir şey olmamış gibi geçirdiğim bir günün ortasında karşıma çıkıyor, bazen de olmak istemediğim yerlerin, sürdürmek istemediğim sohbetlerin ve bir an önce kalkmak istediğim masaların sessiz gerekçesine dönüşüyor.

Hayal kırıklığından, değişmekten, değişirken kendimi tanıyamamaktan, bildiğim kalıplara artık sığamamaktan, sevdiklerimden uzaklaşmaktan ve bazen de onlara gereğinden fazla yaklaşmaktan kaçıyorum; ama biri sorsa bütün bunları böyle anlatmam elbette. “Çok yoğun bir insanım,” “Seçiciyim,” “Fedakârım,” der, kaçışlarıma daha kabul edilebilir isimler bulurum; insan kendisine anlattığı hikâyelerde masum kalmayı ne kadar da iyi biliyor. Bazen kaçacak gücü bile bulamadığımda başka bir yol seçiyor, bu kez uzaklaşmak istediğim şeyi kendimden uzaklaştırıyorum; öfkeyle, sessizlikle, kabalıkla ya da vurdumduymaz görünerek. Garip olan şu ki beni asıl arzuladığım şeyden uzaklaştıran davranışları yine kendimi korumak için kullanabiliyorum; böylece bildiğim düzenin içinde kaldığım sürece güvende olduğuma inanıyorum. Çünkü insan kendi düzenini, o düzen kendisine iyi gelmese bile, kolay kolay bozmuyor; alıştığımız huzursuzluğun bilmediğimiz ihtimalden daha tanıdık geldiği zamanlar var. Belki bu yüzden bulunduğum yer beni üzse, hatta zamanla bana yabancılaştırsa bile karşıma çıkan çıkış kapılarını görmezden gelebiliyor ve adına “normal” dediğim şeyi, bana gerçekten iyi gelip gelmediğini sormadan koruyabiliyorum. Sonra bir gün insanın kendisine söylediği gerekçeler yetmemeye başlıyor ve kaçtığı şeyden önce, kaçışına verdiği isimlerle yüzleşmesi gerekiyor.

Kaçıştan çoğunlukla bir kusurmuş gibi söz edilir; zayıflık, korkaklık, yüzleşememek… Ben artık bundan o kadar emin değilim. Çünkü bazen kaçmak insanı kendi yolundan çıkarırken bazen de yıllardır yanlışlıkla kendi yolu sandığı yerden çıkarıyor; bazı kapılardan korktuğumuz için uzaklaşıyor, bazılarından ise artık orada kalamayacağımızı nihayet gördüğümüz için çıkıyoruz. Hatta kimi zaman insan bir yerden gitmekle değil, orada ısrarla kalmakla kaçıyor; karar vermekten, değişmekten, bilinmeyenin karşısına çıkmaktan ve artık kendisine dar gelen bir hayatın dışına adım atmaktan. Bu yüzden mesele her gidişi cesaret, her kalışı sadakat ya da her kaçışı korkaklık olarak adlandırmak değil; insanın kendi hareketinin ardındaki hakikate bakabilecek kadar kendisine karşı dürüst olabilmesi. Ben de artık nereye gittiğim kadar, beni oraya neyin götürdüğünü merak ediyorum; seçim mi, korku mu, alışkanlık mı, arzu mu, yoksa yalnızca yıllardır taşıdığım eski bir hikâye mi? Çünkü bazen insan çok hızlı koştuğu için ilerlediğini sanıyor ama yönünü bilmeden katettiği mesafenin onu kendisine yaklaştırıp yaklaştırmadığını ancak durduğunda anlayabiliyor. Belki bu yüzden kendime sorabileceğim en dürüst soru her zaman “Ne istiyorum?” değil; bazen ne istediğimi anlayabilmek için önce sessizce “Neyden kaçıyorum?” diye sormam gerekiyor.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!