Ben spiritüel tarafını beslemeye çalışan rasyonel bir kadınım; ikisini hiçbir zaman birbirinin karşısına koymak istemedim. Çünkü bir yanım okumak, araştırmak ve nedenini bilmek isterken diğer yanım bazen hiçbir şeyi açıklamadan yalnızca hissetmek istiyor. Belki yıllardır bu ikisinin arasında kendime ait bir dil kurmaya çalışıyorum. Günlerce düşünüp sonunda katılmaya karar verdiğim Sinem Mengi’nin Budist öğretiler eğitimi de tam böyle bir zamanda çıktı karşıma; acele etmeden, büyük vaatlerde bulunmadan, kendi doğallığı içinde ilerliyor. İyi ki sezgimin “evet” dediği yerde durmuşum, diye düşünüyorum. Çünkü dışarıya yaptığım yatırımlar kadar içerideki altyapıyı sağlamlaştırmanın da kıymetini giderek daha iyi anlıyor, ruhani olanla bilimsel olanın birbirinin karşısında durmak zorunda olmadığı bir zamanda yaşayabilmeyi seviyorum. İnsan zihni boş durmayı pek sevmiyor; nedenler buluyor, sonuçlar çıkarıyor, bağlantılar kuruyor, henüz olmayanları olmuş gibi prova ediyor ve çoktan yaşanmış olanları defalarca yeniden oynatıyor. Benim zihnim de bundan farklı değil. Belki bu yüzden ara sıra durmaya ihtiyacım var; zihnimi susturmak için değil, onun söylediği her şeye inanmak zorunda olmadığımı hatırlamak için. Bir şeyin hem anlamını merak edip hem de kanıtını sorabilmek, inanmakla bilmek arasındaki mesafeyi koruyarak ikisine de hayatımda yer açabilmek için. Bir süredir sabahları şükrettiğim üç şeyi yazıyorum. Bazen bir kahve, iyi uyuduğum bir gece, sevdiğim birinden gelen mesaj, sabah ışığı ya da yürüyebildiğim bir sahil oluyor. Bunun hayatımı sihirli biçimde değiştirdiğini söyleyemem ama dikkatimi değiştirdiğini biliyorum.
Çünkü her gün sahip olmadıklarımızı görmek konusunda fazlasıyla uyarılıyoruz. Telefonu açtığımız anda başka bir tatil, başka bir ev, başka bir beden, başka bir ilişki ve başka bir hayat arka arkaya akarken birkaç dakika önce eksikliğini bile hissetmediğimiz şeyleri birden kendimizde aramaya başlayabiliyoruz. Benim o üç küçük teşekkürüm ise bana neye sahip olmam gerektiğini söylemek yerine zaten neyin içinde yaşadığımı hatırlatıyor ve bu, giderek daha kıymetli geliyor. Hayat bir sahneyse bile artık o sahneye yalnızca en güçlü yanlarımızla, en güzel açımızla ve en kusursuz hâlimizle çıkma telaşından yoruluyorum. İnsan korkuyor, hastalanıyor, kıskanıyor, yoruluyor, yanılıyor ve bazen ne kadar uğraşırsa uğraşsın iyi hissetmiyor. Birkaç haftadır geçmeyen baş ağrımın ardından başlayan vücut ağrıları nedeniyle doktora gittiğimde, tetkiklerin ardından subakut tiroidit geçirdiğim söylendi. Bir endokrinoloji uzmanına başvurmam ve özellikle dinlenmem gerektiği belirtildi. Dinlenmek benim için söylemesi kadar kolay bir fiil değil. Uzun zamandır devam etmeyi, dayanmayı, yetişmeyi, yapmayı ve çözmeyi meziyet saymışım. Oysa beden bazen zihinden önce konuşuyor ve insana sınırını oldukça yalın bir dille hatırlatıyor. Bu sıralar tecrübeye iliklerime kadar doyduğumu hissediyorum. Kendi kafamla, kendi yalnızlığımla ve kendi payıma düşen değişimin içinde nereye gitsem bir süredir yine kendime rastlıyorum.
İnsan bütün bu kelimeleri üzerinden tek tek çıkardığında geriye ne kalıyor, bilmiyorum. Belki kendini tanımak biraz da bu soruya hemen cevap vermeye çalışmamak. Başkalarının söylediği, olmanı beklediği, hatta bir zamanlar kendine yakıştırdığın kişi olmaktan bir anlığına vazgeçip bütün bunların altında gerçekten ne istediğine bakabilmek bana artık daha sahici geliyor. Kendi dürtülerini duymak, karanlık taraflarından ürkmeden onlara bakabilmek, aydınlık yanlarını da gereğinden fazla yüceltmeden sevebilmek ve kendinle zaman zaman yeniden tanışmayı göze almak belki bunun bir parçası. Eskiden ruhu yenilemenin daha iyi bir hâlime ulaşmak, kendime yeni özellikler eklemek ve bugünkü benle yarınki ben arasına sürekli yeni hedefler koymak olduğunu düşünürdüm. Şimdi her yeniliğin üzerine bir şey eklemekten geçmediğini biliyorum. Bazen yenilenmek eksiltmek demek; bir etiketi, bir beklentiyi, bir ezberi, bir başkasının sesini ya da artık sana ait olmadığını bildiğin eski bir tanımı sessizce yerine bırakmak. Belki yolun ilk adımı bu ve tuhaf biçimde bazen en uzunu da. Çünkü insan dünyayı dolaşabiliyor ama kendisine doğru birkaç adım atması yıllar sürebiliyor. Ben de hâlâ yürüyorum ama artık daha “yüksek” bir hâlime, daha kusursuz bir kadına ya da ulaşılması gereken son bir noktaya doğru değil. Üzerimde bana ait olmayan ne varsa biraz daha bırakabildiğim, bildiklerimle inandıklarımı birbirine karıştırmadan taşıyabildiğim ve kendi sesime daha geniş bir yer açabildiğim yere doğru yürüyorum.
Evrim Onuk




