Aslında elimizin altındaki her şeyin, her duygunun bir özne ya da yüklem olma ihtimali vardı ve biraz da bize bağlıydı bu: Amaç ya da araç, bahane ya da hakikat, asıl ya da suret. İnsan ancak kendi haznesi kadar sevebiliyor; belki mesele de tam burada başlıyor. Geniş bir hazneyle yaşamak her zaman kolay değil, çünkü insan olmayı öğrendikçe kendini korumayı, daha az vermeyi, daha az göstermeyi, bazen de daha az hissetmeyi öğreniyor. Çok sevmek acı verebiliyor ama çok sevebilen birinin azla yetinmesi, acıdan başka, insanı içeriden eksilten bir şey. Takvimleri önüme açıp etrafa saçılmış lavları toplar gibi geçmiş zamanın içinden parçalarımı topluyorum: Nereye dağılmışım, ne kadar dağılmışım, hangi kapıyı açık bırakmış, hangi perdeyi çekmeyi unutmuşum? Bazen insan geriye dönüp kendi izlerine baktığında ne kadar uzağa gittiğinden çok, yol boyunca kendisinden ne kadarını geride bıraktığını görüyor.
İnsan bazen kendi haznesinden de korkuyor; çok vermekten, suistimal edilmekten, zayıf görünmekten… Sonra dünyevi güçlülüğü kendisine zırh diye giyiyor ama bazı zırhlar korumuyor; ağırlaşıyor, etini eziyor, eklemlerini yoruyor ve kalbinin çevresinde görünmez bir duvar örüyor. İnsan kendisini korumaya çalışırken bir süre sonra içeride kalan kişinin de kendisi olduğunu unutuyor. Belki bu yüzden bazılarımız hep gidiyor; bulutsuz şehirler arayanlar, yağmurların peşinden yürüyenler, durmadan valiz yapanlar, aynı anda birkaç anahtarı cebinde taşıyanlar… Yolda olanlar, düzeninde ve tertibinde kalanların bilmediği bir şeyi fark etmeden öğreniyor: Yol seni her zaman toparlamıyor; bazen dağınıklığının da sana ait olduğunu öğretiyor. Çünkü insan kendisini bulmak için yola çıktığını sanırken yol bazen bildiklerini, alışkanlıklarını, ait olduğunu sandığı yerleri ve kendisi hakkında kurduğu cümleleri de dağıtıyor. Sonunda elinde birkaç anahtar, yarım bırakılmış birkaç şehir ve artık eskisi kadar emin olmadığın bir “ben” kalıyor; belki yolun yaptığı da tam olarak bu: Seni kendine götürmeden önce, kendin sandığın yerlerden çıkarmak.
Ben de ne zaman dağılsam kelimelere dönüyorum; elim de duygum da çok şükür hep kaleme düşüyor. Eskiden susmanın söyleyecek söz bulamamak olduğunu düşünürdüm, şimdi ise insanın bazen kelimeleri olmadığı için değil, kelimelere sığamadığı için sustuğunu biliyorum. Belki yazmak da bu yüzden var; içimizde taşıdıklarımıza bir yer açmak, yol boyunca kaybettiklerimizi bulmaktan çok nerelerde kendimizden bir parça bıraktığımızı anlayabilmek için. Çünkü insanın her dağınıklığı hemen toplaması, her yarım kalmışlığını tamamlaması ve geçtiği her yerden eksiksiz ayrılması gerekmiyor. Bazı şehirlerde, bazı insanlarda, bazı cümlelerde bizden bir şeyler kalıyor; onlardan da bize bir şeyler geliyor. Belki bütün mesele, bir gün geriye dönüp o dağınıklığa baktığımızda onu hemen düzeltmeye çalışmadan “Bunların hepsinden geçtim, hepsinde biraz kaldım ve hepsinden birazını yanıma aldım,” diyebilmek. Sonra cebimizde anahtarlarımız, içimizde yarım kalmış şehirlerimiz ve artık eskisi kadar kesin olmayan cevaplarımızla yürümeye devam etmek. Çünkü bazen insanın kendisine verebileceği en sade öğüt, bütün yolların sonunda yine aynıdır: Güzel kalbine iyi bak.
Evrim Onuk




