Niyetin, eylemden önce gelen görünmez bir hareket olduğuna inanıyorum. Henüz hiçbir şey yapmamış, yola çıkmamış, kararını uygulamamış ve hayatında gözle görülür tek bir şeyi bile değiştirmemişsindir ama içeride bir yön belirlenmiştir. Belki niyetin asıl kuvveti de insanın kendisine “Ben buraya doğru yürümek istiyorum,” diyebilmesinde. Eskiden niyetlerimizin, düşüncelerimizin ve ağzımızdan çıkan kelimelerin birer titreşim yarattığına, bu titreşimlerin hayatımızda karşılık bulduğuna inanırdım. Bugün bunu daha sade bir yerden düşünüyorum; insan neye niyet ettiğini bildiğinde, neye dikkat edeceğini de biraz daha iyi biliyor. Belki hayat değişmeden önce bakışımızın yönü değişiyor ve bazen bu bile başlangıç için yeterli oluyor.
Bir niyet belirlemek başka, onunla kalabilmek başka; bana kalırsa en zor olan da gerçekten dinleyebilmek. Çünkü hayat boyunca duygularımızla ve sezgilerimizle aramıza görünmez perdeler çekiyor, dışarıdaki seslere, ne yapmamız gerektiğini söyleyenlere ve bizden beklenenlere alışıyoruz. Sonra bütün o sesleri biraz kısıp kendimizle baş başa kaldığımızda, içeriden gelen sesi tanıyamıyor, hatta bazen ondan korkuyoruz. Ben günlük hayatı sürekli çalkalanan bir kar küresine benzetiyorum; düşünceler, korkular, yapılacaklar, geçmişten kalanlar ve henüz yaşanmamış ihtimaller içeride durmadan uçuşuyor. Meditasyon benim için zihnimi boşaltmak değil, o kar küresini bir süre sallamadan masanın üzerine bırakabilmek ve parçacıkların usul usul yerine oturmasını beklemek. Çünkü insan kendisini gerçekten dinlemeye başladığında yıllardır istediğini sandığı bir şeyi artık istemediğini, kalmak için türlü gerekçeler ürettiği bir yerden aslında çoktan ayrıldığını ya da kaçtığını sandığı şeye doğru yürümek istediğini fark edebiliyor. Kendini dinlemek bu yüzden cesaret istiyor ama bazı cesaretler gösterilmeye değer.
Sonra yazmak geliyor; benim için belki de en tanıdık yer. Meditasyon sırasında fark ettiğim bazı şeyleri o anda anlayamıyorum ve geriye bazen yalnızca bir duygu, bir görüntü, bir kelime ya da nereden geldiğini bilmediğim bir cümle kalıyor. Eskiden bunları hemen anlamlandırmaya çalışırken şimdi önce yazıyor, aklıma ne geliyorsa olduğu gibi sayfaya bırakıyorum. Düzgün, edebî, hatta ilk anda anlamlı olması bile gerekmiyor; çünkü bazen insan ne düşündüğünü düşünürken değil, yazarken öğreniyor. Kalem zihinden biraz daha yavaş hareket ettiği için zihnin hızla üzerinden geçtiği bazı şeyleri yakalayabiliyor. O anda hiçbir şey ifade etmeyen bir cümle, birkaç gün sonra dönüp baktığımda bambaşka bir yere açılabiliyor. Belki niyet etmek, dinlemek, sessizleşmek ve yazmak hayatı benim için değiştirmiyor ama hayat değişirken kendimi duyabileceğim bir alan açıyor. Artık niyeti evrene verilmiş bir sipariş ya da hayatın bana borçlu olduğu bir sonuç olarak değil, kendimle yaptığım sessiz bir anlaşma olarak görüyorum: Yönümü unutursam yeniden kendime dönecek, kar küresini masaya bırakacak ve biraz bekleyeceğim; çünkü bazen berraklaşmak için yapılması gereken tek şey, daha fazla çalkalamamaktır.
Evrim Onuk




