Dün gece neredeyse yalnızca iki saat uyuyabildim; huzursuz olduğum zamanlarda daha fazla okuyor, kendimle daha çok uğraşıyor, düşünüyor ve anlamaya çalışıyorum. Sanırım zihnimi böyle meşgul ederek rahatlatıyorum ya da rahatladığımı sanıyorum. Çünkü insanın kendisiyle çalışmasıyla durmadan kendisini tamir etmeye çalışması arasında ince bir çizgi var ve ben o çizgiyi zaman zaman kaybediyorum. Stresimi, öfkemi, kaygımı, korkularımı ve kontrol etme ihtiyacımı zihnimde birer problem gibi yan yana dizip hepsini anlayacağımı, çözeceğimi ve sonunda kusurlarımdan arınmış bir hâlime ulaşacağımı düşünüyorum. Oysa artık bu düşüncenin içinde küçük bir tuzak olduğunu görüyorum; insan kendisini iyileştirmek isterken farkında olmadan kendisine “Şu hâlinle yeterli değilsin,” diyebiliyor. Belki de kendimizle çalışmanın amacı kusursuzlaşmak değil; bazı geceler uyuyamayabileceğimizi, bazı sabahlar kaygıyla uyanabileceğimizi, bazen öfkelenebileceğimizi ve bütün bunların bizi eksik değil, yalnızca insan yaptığını kabul edebilmek.
Uzun süre kendimi anlamanın, kendimi kontrol etmek anlamına geldiğini düşündüm; oysa kendini anlamakla kendine hükmetmek aynı şey değil. Benim için yoga ve meditasyonun anlamı da zamanla burada değişti; bir zamanlar onları içimde istemediğim ne varsa susturmanın bir yolu gibi görürken şimdi bedenime dönmenin bir yolu olarak görüyorum. Çünkü zihnim durmadan düşünüyor, açıklıyor, sebepler arıyor, geçmişle bugün arasında bağlantılar kuruyor ve henüz olmamış şeylerin ihtimallerinde dolaşıyor; beden ise daha yalın. Nefesimin hızlanması, omuzlarımın gerilmesi, çenemin sıkılması bazen zihnimin henüz adını koyamadığı şeyi bedenimin çoktan bildiğini gösteriyor. Yoga yaptığımda dikkatimin düşünmekten hissetmeye doğru kaymasını, meditasyonda ise düşüncelerimi susturmak yerine onların peşinden gitmemeyi öğrenmeyi seviyorum. Böylece her düşünceye inanmak zorunda olmadığımı ve her duygunun beni tanımlamadığını daha iyi hatırlıyorum: Ben öfkem, kaygım ya da korkum değilim; onları yaşıyorum ama onlardan ibaret değilim. Belki insanın kendi iç rehberliğine yaklaşması da içinden yükselen her sesi hakikat sanmak yerine hangisinin korkudan, hangisinin alışkanlıktan, hangisinin gerçekten kendisinden geldiğini zamanla ayırt edebilmesiyle başlıyor.
Bazen bu ayrım acıtıyor; çünkü bir zamanlar bize iyi gelen bir insanın, ilişkinin, düşüncenin ya da alışkanlığın artık aynı yerde durmadığını fark ediyoruz. Değiştiğimizi kabul etmek bazen kaybettiğimizi kabul etmek kadar zor, çünkü insan yalnızca başkalarından değil, zaman zaman eski hâllerinden de ayrılıyor. Eskiden dönüşümü bir tırtılın kelebeğe dönüşmesine benzetirdim; hâlâ güzel bulduğum bu benzetmenin şimdi başka bir tarafını da görüyorum. Hep kelebeğe, kanatlarına, renklerine ve uçuşuna bakıyoruz ama aradaki karanlıktan, biçimini kaybetmekten ve henüz neye dönüşeceğini bilmeden eski hâlinin çözülmesine izin vermekten pek söz etmiyoruz. Belki dönüşümün en sessiz yası da budur: Artık olmadığın kişiye veda edebilmek ve hemen yeni bir cevap bulmaya çalışmadan biraz durabilmek. İnsan bazen kelebeğe dönüşmek için acele etmek yerine, henüz kanatlarının olmadığı yerde de kendisinin yanında kalmayı öğrenmeli. Her gece kendimizi biraz daha düzeltmeye çalışmak yerine, bazen yalnızca iki saat uyuyabildiğimizi kabul edip sabah yine kendimize şefkatle bakabilmek de iyileşmenin bir parçası olabilir. Çünkü belki kalbi canlandıran şey, onu hiç kırılmayacak kadar güçlü hâle getirmek değil; kırıldığında da atmaya devam ettiğini fark etmektir.
Evrim Onuk




