Teslimiyete Doğru…

Yoldayım bugün; İğneada Longos’a doğru arabayı sürerken yol boyunca ayçiçeği tarlaları geçiyor yanımdan, gün ışığı yüzüme tatlı tatlı vuruyor ve ben düşünüyorum. Milyonlarca kitap okuyabilir, cümlelerin altını çizip ezberleyebilir, kendime sayfalar dolusu not çıkarabilirim ama okuduklarım hayatın içinde bir karşılık bulmadıkça bildiğim şey yalnızca bilgi olarak kalıyor. Bazı şeyleri okumak yetmiyor, içinden geçmek gerekiyor ve belki insan bu yüzden aynı cümleyi hayatının farklı zamanlarında tekrar tekrar kuruyor. Ben de kendimle yaptığım bazı konuşmaları daha önce hiç yapmamışım gibi defalarca tekrarladım; her seferinde aynı şeyi söylediğimi sandım ama aynı cümleyi söyleyen kadın değişmişti. İnsan değişime direndiğinde kabuğunu biraz daha sertleştiriyor, sanki yeterince sıkı tutunursa hiçbir şey yerinden oynamayacakmış gibi; oysa insanlar gidiyor, duygular, evler, şehirler, hayaller ve alışkanlıklar değişiyor. Belki teslimiyet de tam burada başlıyor: Hiçbir şey yapmadan beklemek ya da hayatın önüne koyduğu her şeyi sorgusuz kabul etmek değil, yapabileceğini yaptıktan sonra artık kontrol edemediğin şeyle boğuşmayı bırakmak.

Uzun zamandır çözülememiş bir şeyin içinden geçtim ve cevabını buldum diyebilir miyim, bilmiyorum; çünkü bazı cevaplar bir cümle hâlinde gelmiyor, insan yalnızca bir sabah uyandığında aynı yerinin eskisi kadar acımadığını fark ediyor. Böyle zamanlarda kendimize tahammülümüz olması gerektiğini düşünüyorum ve bu kelimeyi özellikle seviyorum; insan kendini sevmekten çok söz ediyor ama kendisine katlanabilmekten pek söz etmiyor. Oysa kendi karmaşanla aynı odada kalabilmek, yaralarını hemen kapatmaya çalışmadan görebilmek, hoşuna gitmeyen taraflarını başkasının üzerine atmadan sahiplenebilmek de sevginin bir biçimi. Bugün tutunduğum her şeyin ve herkesin bir gün hayatımdan çıkabileceğini bilmek hâlâ ürkütüyor beni ama bütün kayıpların ardından benimle kalacak birinin olduğunu da artık biliyorum: Kendim. Bu yüzden insanın kendisine “ben” olma izni vermesini, başkasının daha kolay seveceği ya da toplumun daha kolay kabul edeceği birine dönüşmeden kendi aynasındaki kişiyi tanıyabilmesini çok kıymetli buluyorum. Çünkü aynadaki yüzümü yıllardır tanıyorum ama kendimi tanımak çok daha uzun sürdü. Belki insanın kendi karanlığına kendi ışığını tutması da budur; karanlığını inkâr etmeden, onun içinde kendisini kaybetmemeyi öğrenmek.

Yenilikten ve bilinmeyenden korkuyoruz, çünkü alışkanlıklar her zaman iyi oldukları için değil, tanıdık oldukları için güvenli geliyor; insan bazen sırf bildiği bir yer olduğu için mutsuzluğunda bile kalabiliyor. Sonra hayat bir şeyi yerinden oynatıyor ve biz o anda bunun bizi nereye götüreceğini bilmeden yaşananı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Artık her değişimin mutlaka hayrıma olduğuna inanmak zorunda hissetmiyorum kendimi; bazı değişimler canımı yakabilir, benden bir şey götürebilir ve uzun süre anlamlandıramayacağım kadar ağır olabilir. Ama ne gelirse gelsin, onun karşısında kendimi bütünüyle terk etmeyeceğime güvenmek istiyorum ve teslimiyet benim için artık biraz da bu. Ayçiçeği tarlaları geçiyor yanımdan, güneş hâlâ yüzümde ve bugün nereye varacağımı biliyorum: Longos’a; insanın kendi içinde çıktığı yolculuklarda ise böyle tabelalar yok. Orada bazen emin, bazen korkarak, bazen yanlış yola sapıp geri dönerek yürüyorsun ve ben artık yolun beni yalnızca güzel yerlere götüreceğine inandığım için değil, nereye götürürse götürsün orada kendimi bırakıp gitmemeyi öğrendiğim için yürüdüğüm yola güveniyorum. Belki hayat benimle iş birliği yapmıyor, belki bana karşı da değil; belki yalnızca oluyor ve ben olanın içinde nasıl duracağımı öğreniyorum. Çünkü teslimiyet, yolun sonunu bilmek değil; direksiyonu tuttuğun hâlde yolun tamamının sana ait olmadığını kabul edebilmek.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!