Bazı günler çok güzel; yazıyorsun, çiziyorsun, üretiyorsun, zihninde kelimeler, düşünceler ve yeni fikirler birbirinin önüne geçmeye çalışıyor, birini yazarken öteki geliyor, defter yetmiyor, vakit yetmiyor ve içinde sürekli çalışan küçük bir makine varmış gibi hissediyorsun. Sonra bazı günler geliyor; ah, o bazı günler… Elin ne kaleme gidiyor ne kâğıda, kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor, sözcüklerin kâğıda dökülesi yok, zihin durgun, beden yorgun ve sanki içerideki bütün düğmeler aynı anda “off” konumuna geçmiş. Eskiden böyle günleri pek sevmezdim, çünkü “Bir şey yapmalıyım.” duygusu hemen yanıma otururdu: Yazmalıyım, çalışmalıyım, toparlanmalıyım, iyi hissetmeliyim, hiç değilse iyi hissediyormuş gibi davranmalıyım. Oysa insan bazen yaşadığı şeyden çok, onu yaşamaması gerektiğine inandığı için yoruluyor ve ben artık böyle günlerde kendime daha sade bir cümle söylüyorum: “Bugün böyle.” Her duygunun hemen düzeltilmesi, her sessizliğin doldurulması ve her durgunluğun verimsizlik olarak açıklanması gerekmiyor; hayat bazen yavaşlıyor, ben de onunla birlikte yavaşlıyorum. İyi hissetmek bile bir zorunluluğa dönüştüğünde insanın üzerinde tuhaf bir baskı yaratıyor; “Neşelen, çık biraz, arkadaşlarınla görüş, bir şeyler yap, toparlan, şükret, olumlu düşün, geçecek.” deniyor ama geçecek olması, içinden geçerken onu hissetmediğimiz anlamına gelmiyor. Bazı günler yataktan çıkmak, konuşmak, birilerini görmek ya da üretmek istemeyebilirsin ve bunun arkasında mutlaka büyük bir anlam, çözülmesi gereken bir mesele ya da hayatına ilişkin önemli bir ders bulunmak zorunda değil; bazen yalnızca yorulmuşsundur ve ben artık her sessizliğimin altından bir anlam çıkarmaya çalışmadan bazı günleri olduğu hâliyle yaşamayı öğreniyorum.
Sosyal medyada dolaşırken bunu daha çok düşünüyorum; gülümseyen yüzler, güzel sofralar, seyahatler, kutlamalar, gün batımları ve iyi geçirilmiş hayatların küçük vitrinleri birbiri ardına akıyor. Bir yerde “Biz mutlu fotoğrafları olan mutsuz insanlarız.” diye bir cümle okuduğumu hatırlıyorum; bunun herkesi anlattığını düşünmüyorum ama insanın başkalarının seçilmiş birkaç saniyesine bakıp kendi yirmi dört saatinin tamamı hakkında hüküm vermesi bana giderek daha tuhaf geliyor. Çünkü gerçek hayat tek bir duygudan oluşmuyor; neşe, keder, heyecan, can sıkıntısı, arzu, kayıp, kahkaha ve bazen hiçbirinin adını koyamadığımız o belirsiz boşluk aynı hayatın içinde kendilerine yer buluyor. Mutsuzluğu yüceltmek ya da hüznü derinliğin kanıtı gibi görmek istemiyorum; yalnızca hoşumuza gitmeyen bir duygunun varlığını kabul etmenin ona teslim olmakla aynı şey olmadığını düşünüyorum. “Bugün mutsuzum.” ile “Ben mutsuz bir insanım.” arasında küçücük görünen ama hayatın tamamını değiştirebilecek kadar önemli bir mesafe var; biri o günün hâlini anlatıyor, diğeri ise geçici bir duygudan kendimize kimlik biçiyor. Bazı şeyler onları aceleyle kovalamayı bıraktığımızda kendi vakitlerinde hafifliyor; ben de böyle zamanlarda biraz yavaşlıyor, kendimi zorlamıyor ve hissettiğim şeyi ne olduğundan küçük göstermeye ne de olduğundan büyük bir hikâyeye dönüştürmeye çalışıyorum. Çünkü bir günün ağırlığına saygı göstermek başka, bütün hayatın ağırlığını o güne yüklemek başka.
Bazı günler hayat gerçekten güzel, bazı günler ise değil; bazı sabahlar dünyayı kucaklayacakmış gibi uyanıyorum, bazılarında yalnızca kahvemi içip günü tamamlamak bana yeterli geliyor. İkisi de benim hayatım ve artık yalnızca neşeli, üretken, hareketli hâllerimi kendime yakıştırıp diğerlerini birer aksaklık gibi görmek istemiyorum. İnsan her gün aynı açıklıkta düşünmüyor, aynı iştahla yaşamıyor, aynı hevesle üretmiyor; denizin bile her sabah aynı görünmediği bir dünyada kendimizden değişmez bir ruh hâli beklemek biraz haksızlık değil mi? “Bil ki Evrim,” diyorum bazen kendime, “bugün hissettiğin şey ne kadar büyük görünürse görünsün, yarın aynı yerde olmayabilirsin”; belki tamamen geçer, belki biçim değiştirir, belki yalnızca ağırlığı azalır ama hiçbir duygu hep aynı şiddette kalmıyor. Bu yüzden artık iyi günlerimi çoğaltmak uğruna kötü günlerimi inkâr etmek ya da zor bir sabahı hemen daha iyi bir şeye dönüştürmek için kendimle mücadele etmek istemiyorum. Bugün böyleyse bugün böyle; yarın geldiğinde onun ne getireceğine yarın bakarım. Belki hayatın ritmi de biraz burada saklı: Her günü aynı tonda çalmaya zorlamadan, bazen müziğe, bazen sessizliğe yer verebilmek. Çünkü sessizlik başladığında müzik bitmiş olmuyor; bazen yalnızca bir sonraki notanın gelmesi için arada biraz boşluk gerekiyor.
Evrim Onuk




