Hayatta ısrarla savunduğum birkaç şey varsa onların başında huzurlu yaşamak, kendi istediğim tempoda çalışmak ve zamanıma sahip çıkmak geliyor; dün sabah masanın başına oturup üç saat boyunca aralıksız yazdığımı ancak kalktığımda fark ettim ve insan gerçekten odaklandığında saatlerin hükmünün biraz azaldığını düşündüm. Geriye yalnızca yaptığı şeyle arasındaki o sessiz bağ, odaklanmanın verdiği tatmin ve ardından gelen dinginlik kalıyor; üstelik bu günlerde o dinginliğe her zamankinden biraz daha fazla ihtiyacım var. Geçtiğimiz hafta spor yaparken yaşadığım talihsiz ve oldukça acılı sakatlığın ardından bir süre tedavi görmek zorunda kaldım; neyse ki şimdi daha iyiyim ama en az iki ay boyunca spor ve yoga konusunda ciddi bir kısıtlamam var, bu yüzden güçlü ve dinamik akışlardan bedenimin sesini daha dikkatle dinlediğim restoratif bir pratiğe geçtim. Belki beden bazen bizim kendimize söyleyemediğimiz şeyi söylüyor: “Yavaşla.” Uzun yıllar her işimi kendim yapmakla, kimseye ihtiyaç duymamakla, yardım istememekle ve düştüğümde kendi başıma ayağa kalkmakla övündüm; bugün bunları küçümsemiyorum ama artık hiçbirini kendime kanıtlamam gereken birer meziyet olarak da görmüyorum. Büyüdükçe gücün başka biçimleri olduğunu öğreniyorum; yapamayacaklarımı ve yapmak istemediklerimi söylemek, kendi sınırlarımı kabul etmek, gerektiğinde bir el aramak ve her şeyi tek başıma halledebilmek uğruna kendimi tüketmemek de bunlardan biri, çünkü bazen uzanan tek bir el gözümüzde büyüttüğümüz yolu şaşırtıcı bir zarafetle kolaylaştırabiliyor.
Arya’yla birlikte hayatım çoğu zaman bir yerden diğerine yetişmekle geçse de bütün o hareketin arasında mümkün olduğunca yaşadığım âna dikkat etmeye ve son zamanlarda zihnimde sıkça dolaşan bir ifadeyi anlamaya çalışıyorum: Geçmişini okumak. Benim için geçmişi okumak, eski yaraların kapısını tekrar tekrar çalmak değil; geçmişe bugünkü aklınla bakabilmek, bir zamanlar neden o kararı verdiğini, neden sustuğunu, kaldığını, gittiğini, neye tutunduğunu ya da neyi bırakmaktan çekindiğini daha geniş bir yerden görebilmek. Çünkü geçmiş, bugünün içinde sandığımızdan daha fazla yaşıyor; dün yaşadıklarımız bugünkü bakışımızı biçimlendirirken bugün verdiğimiz kararlar da yarın hangi yönde yürüyeceğimizi sessizce belirliyor. Bu yüzden geçmişe dikkatle baktığımda artık “Neden bunlar benim başıma geldi?” sorusundan çok “Bütün bunlar bende neye dönüştü?” diye sormayı tercih ediyorum. İnsan karşısına çıkan herkesi, kayıpları, hayal kırıklıklarını, tesadüfleri, ayrılıkları ya da hayatın ansızın önüne koyduğu yolları seçemiyor ama bütün bunlarla ne yapacağı konusunda kendisine ait bir alanı var. Verdiğimiz tepkiler, aldığımız kararlar, kaldığımız ve ayrıldığımız yerler, söylediklerimiz ve söylememeyi seçtiklerimiz yavaş yavaş yarınki hâlimizi kuruyor; hayatın tamamını yönetemiyoruz belki ama kendi yönümüzü tayin edebiliyoruz. Belki özgürlük de geçmişi değiştirebileceğimize inanmakta değil, onu doğru okuyup bugün hangi yöne bakacağımıza karar verebilmekte başlıyor.
Bu yüzden çevremde bana iyi gelen insanlara, içimde büyüttüğüm duygulara ve hayatıma aldığım şeylere eskisinden daha fazla dikkat ediyorum; çünkü insan içinde neyi çoğaltıyorsa zamanla dünyaya da biraz onu taşıyor. Elbette deniz her zaman dümdüz olmayacak; bazen durgun, bazen hırçın, bazen dalgalı olacak ve mesele denizi kontrol etmekten çok, hangi havada nasıl yol alacağını öğrenmek. Üstelik çoğu zaman yalnızca fenerimizi tuttuğumuz yeri görüyor, sonra bütün dünyanın gördüğümüz kadardan ibaret olduğunu sanıyoruz; bazen de küçücük bir anahtar deliğinden bakıp kapının ardındaki bütün odayı bildiğimize inanıyoruz. Oysa görmediklerimiz, gördüklerimizden çok daha fazla ve yaş aldıkça bunun insanı eksilten değil, aksine bakışını incelten bir bilgi olduğunu düşünüyorum. Her şeyi bilmek zorunda değilim; her şeyi tek başıma yapmak, her yolun sonunu önceden görmek ya da hayatın karşıma çıkaracağı her şeyi kontrol etmek zorunda da değilim. Bazen yalnızca durmak, geçmişime bugünkü gözlerimle dikkatlice bakmak ve kendime “Buraya kadar nasıl geldim, bundan sonra nasıl bir kadın olarak yürümek istiyorum?” diye sormak yeterli. Cevabın her zaman hemen gelmesi de gerekmiyor; bazı sorular insanın içinde biraz dolaşıyor, bazı yollar yürüdükçe belirginleşiyor ve bazen yönünü bilmek, varacağın yeri bilmekten daha kıymetli oluyor. Belki geçmişini gerçekten okuyabildiğinde geleceğini bütünüyle yazamazsın; ama hangi hikâyeyi artık sürdürmeyeceğini bilir ve kalemi kendi eline alırsın.
Evrim Onuk




