Kendi kendine yetmek ve mümkünse bütün bunları dışarıdan bakıldığında oldukça zarif yapmak… Oysa insanın asıl cesareti bazen tam tersinde, kusurlarını saklamadan ortaya çıkabilmekte ve gördüğü kişiyi hemen düzeltmeye çalışmadan bir süre onun yanında kalabilmekte saklı. Birkaç yıl önce içime doğru çıktığım yolculuk sırasında başladığım yogada, matın üzerinde nasılsam hayatın içinde de öyle olduğumu fark etmem uzun sürmedi; yanımdaki kişiye bakıyor, kendimi kıyaslıyor, biri beni izliyorsa biraz daha gayret ediyor ve bedenimin ne hissettiğinden çok hareketin nasıl göründüğüyle ilgileniyordum. Düşme korkumun üzerine gitmek ve sınırlarımı aşmak uğruna omzumu sakatladığımda ise küçük bir sakatlık bana büyükçe bir şey gösterdi: Bazen “sınırlarını aşmak” dediğimiz şey cesaret değil, kendimize bir sınırımız olduğunu kabul ettirememek olabiliyor. Sonra yoga benim için değişti; artık matın üzerine çıktığımda daha çok esnemek, nefes almak, bedenimin o günkü hâlini duymak ve bazen hiçbir şey başarmadan kalkabilmek istiyorum. Çünkü matın üzerinde de hayatta da her gün aynı insan değilim; bir gün dengeliyim, ertesi gün değilim, bir gün bedenim açılıyor, başka bir gün direniyor. Dışarıdan kusursuz görünen bedenleri, zor asanaları ve güzel fotoğrafları hâlâ estetik buluyorum ama artık başka bir şeyi daha çok merak ediyorum: İnsan bütün bunların arkasında kendisiyle nasıl yaşıyor?
Kaygılandığımda ben de bazen bir diziye, kitaba, telefona ya da beni kendi zihnimden uzaklaştıracak herhangi bir şeye kaçıyorum; çünkü dünya, insanın kendisiyle karşılaşmaması için sonsuz seçenek sunuyor. Ama oyalanmakla geçmek aynı şey değil ve ertelenen bir duygunun ortadan kalkmadığını zamanla öğrendim. Kendimi tanıdığımı düşündüğüm zamanlardan geçtim; şimdi ise belki kendini tanımaya başlamanın ilk işaretinin, kendin hakkında bilmediğin ne kadar çok şey olduğunu fark etmek olduğunu düşünüyorum. Yüzümü yıllardır aynada tanıyorum ama insanın düşüncelerinden, arzularından, korkularından ve dürtülerinden oluşan başka aynaları da var; bana kalırsa bunların en acımasızlarından biri başka insanlar. İlişkilerimin içinde hayran olduğum birini etkilemeye çalıştığımı, reddedilmekten korktuğum yerde kendimi değiştirebildiğimi, bazen dominant olduğumu ve kimi zaman haklı çıkmayı anlamaktan daha çok istediğimi gördüm; bunların hepsini görmek hoşuma gitmedi. Ama insanın kendisini tanıması yalnızca sevdiği özelliklerinin envanterini çıkarmak değil; belki esas tanışma, hoşuna gitmeyen tarafları kapıyı çaldığında başlıyor. Bu yüzden artık “Kim beni neden öfkelendiriyor, kimin yanında küçülüyorum, kime kendimi kanıtlamaya çalışıyorum, kimin sevgisini kaybetmekten korkuyorum?” diye soruyor ve başkasının davranışıyla onun benim içimde uyandırdığı şeyi birbirinden ayırmaya çalışıyorum.
Onun yaptığı ona ait; benim içimde uyandırdığı şey ise benim bakabileceğim bir yer ve belki özgürlük biraz da kendini sürekli haklı çıkarmaya ya da suçlamaya ihtiyaç duymadan oraya bakabilmekte başlıyor. Bazen kırılgan, bazen güçlü, bazen cömert, bazen bencil, bazen sakin, bazen dominant, bazen kendine güvenen, bazen de başkasının bakışına gereğinden fazla ihtiyaç duyan bütün bu kadınların aynı bedende yaşayabildiğini kabul etmeye çalışıyorum. Belki bütünleşmek dediğimiz şey, içimizden yalnızca güzel parçaları seçmek değil; sakladıklarımızı, kırdıklarımızı, sonradan yarattıklarımızı da görüp değiştirebildiğimizi dönüştürmek, değiştiremediğimizle nasıl yaşayacağımızı öğrenmek. Bir zamanlar insanın kendisini bulması gerektiğini düşünürdüm ama artık kendimizin bir yerde eksiksiz hâlde bizi beklediğinden o kadar emin değilim; belki insan kendisini yalnızca bulmuyor, biraz da yapıyor. Eski kalıbımızdan geriye kalan parçalara bakıp “Bu benim, bu da; bunu artık istemiyorum, bunu saklamışım, bunu kırmışlar, bunu ben kırmışım, bunu ise hâlâ seviyorum,” diyebilmek belki de kendimize verebileceğimiz yeni biçimin başlangıcı. Sonra içimizdeki sanatçıya biraz yer açıp kendi kusurlarımız, karanlığımız ve aydınlığımızla kusursuz olmayan ama baktığımızda kendimizi tanıyabileceğimiz bir şey yaratabiliriz. “Bir ben vardır bende, benden içeri,” diyor Yunus Emre; galiba ömrüm boyunca yapacağım şeyin onu bulmaktan çok, değişen her hâliyle onunla yeniden tanışmak olduğunu düşünüyorum.
Evrim Onuk




