Alice Fikirler Diyarında, felsefeyi öğretmeye çalışan bir kitaptan çok, insanı kendi düşüncelerinin arasına bırakan bir yolculuk gibi geldi bana. Sayfalar ilerledikçe Alice’in karşılaştığı düşünürlerden çok, onların bende uyandırdığı sorularla ilgilenmeye başladım. Bazı fikirlerin üzerinden kolayca geçtim. Bazılarında durdum. Birkaç sayfa sonra kitabı kapatıp kendi hayatıma baktığım da oldu. Ben ne düşünüyorum? Neye inanıyorum? Doğru bildiğim şeylerin ne kadarı gerçekten bana ait? Hangilerini ben seçtim, hangilerini yalnızca öğrendim? Hangi düşüncelerimi yıllardır hiç sınamadan yanımda taşıyorum? Belki kitabın en sevdiğim tarafı buydu. Bir düşünceyi doğru ya da yanlış diye önümüze koymaktan çok, insanın kendi cevabını arayabileceği küçük kapılar açması. Felsefeyle uzun ve derin bir geçmişi olan biri için bazı bölümler fazla yalın kalabilir. Benim içinse tam tersine, bu sadelik kitabın gücüydü. Filozofları yüzyıllar öncesinde kalmış, yalnızca uzmanların konuşabileceği ulaşılmaz isimler olmaktan çıkarıp sordukları soruları yeniden hayatın içine bırakıyor. İnsan nedir? İyi hayat nedir? Neyi gerçekten bilebiliriz? Nasıl yaşamalıyız? Özgür olduğumuzu düşündüğümüzde ne kadar özgürüz? Bir şeyi doğru yapan nedir? Bize öğretilmiş olması mı, çoğunluğun öyle düşünmesi mi, yoksa kendi aklımızla vardığımız bir yer mi? Sorular eski. İnsan hâlâ aynı masada oturuyor. Belki değişen yalnızca masanın üzerindeki eşyalar.
Kitabı bitirdiğimde aklımda tek tek filozoflardan çok başka bir düşünce kaldı: İnsan bazen cevabını bulmak için değil, doğru soruyu bulabilmek için okumalı. Çünkü cevap insana bir süreliğine huzur veriyor; soru ise zihni hareket ettiriyor. Bunu seviyorum. Bir de yürümek meselesi var… Her şeyi öğrenene, bütün cevapları bulana, kendimizden tamamen emin olana kadar beklersek bazı yollara hiç çıkamayabiliriz. İnsan bildiği kadarıyla yürümeye başlıyor. Biraz okuyor. Biraz yanılıyor. Bir fikrinden vazgeçiyor. Yıllarca doğru bildiği bir şeyi yeniden düşünüyor. Dün çok emin olduğu bir cümlenin yanına bugün küçük bir soru işareti koyuyor. Sonra başka bir soruya geçiyor. Eskiden fikir değiştirmeyi insanın kendi içinde bir tür tutarsızlığı gibi gördüğüm zamanlar olmuş olabilir. Şimdi tam tersini düşünüyorum. Yeni bir şey öğrendikten, başka bir hayat gördükten, başka bir düşünceyle karşılaştıktan sonra hâlâ aynı yerde durmak zorunda değilim. Bana göre düşünmek biraz da zihnin yer değiştirebilme kabiliyeti. Bir yere varıp orada sonsuza kadar oturmak değil; gerektiğinde bulunduğun yerden kalkıp başka bir pencereden bakabilmek. Üstelik her yeni pencerenin eskisini bütünüyle yanlış ilan etmesi de gerekmiyor. İnsan bazen yalnızca manzaranın sandığından daha geniş olduğunu fark ediyor.
Ben kitaplarda bunu seviyorum. Bana ne düşüneceğimi söylemelerini değil; kendi düşünceme fazla alıştığım yerlerde küçük bir huzursuzluk yaratmalarını. Bir cümlenin karşısında durup, “Peki ya öyle değilse?” dedirtebilmelerini. Çok emin olduğum bir fikrin çevresinde bir tur daha attırmalarını. Çünkü zihnin de alışkanlıkları var. İnsan aynı düşüncelerin içinde yeterince uzun süre kaldığında onları hakikat sanmaya başlayabiliyor. Oysa bazen başka birinin yüzyıllar önce sorduğu tek bir soru, bugün kurduğun bütün cümlelerin arasına küçücük bir boşluk açabiliyor. Ben o boşluğu seviyorum. Her şeyi bildiğim yanılsamasından biraz uzaklaştırıyor beni. Merakımı canlı tutuyor. Ve galiba okumaya devam etmemin nedenlerinden biri de bu: Kitapların beni her zaman bir cevaba ulaştırmasını istemiyorum. Bazen yalnızca bildiğim şeylerin kenarlarını biraz oynatsınlar istiyorum. Çünkü bazı kitaplar cevap vermiyor. Daha güzel bir şey yapıyor: Soruyu değiştiriyor. Alice Fikirler Diyarında’nın yolculuğundan bana kalan da biraz bu oldu. Kitabı kapattığımda dünyayı daha iyi çözdüğümü düşünmüyordum. Kendimi de. Ama elimde, başlamadan öncekilerden daha iyi sorular vardı. Ve galiba bazı kitaplardan alınabilecek en güzel şey tam olarak bu. Şimdilik bana bu yeter.
Evrim Onuk




