Mürekkebin Döküldüğü An…

Hayatın en karanlık zamanlarında insanın içinde bir yerin aydınlanması mümkün; ne var ki akışın içindeyken bunu fark etmek bir hayli zor. Büyük acıların tuhaf bir tarafı var: Zihnin bütün o kalabalığını bir süreliğine susturuyor, önemsiz ayrıntıları silikleştiriyor ve insanı kendisiyle baş başa bırakıyorlar. Paramparça edici bir süreç olduğunu kabul ediyorum ama insan bazen kendisine dışarıdan bakmayı bırakıp ilk kez içeriden bakmaya tam da orada başlıyor. Bakış aynı bakış da bazen manzara başka; temelde aynı insanım, yalnız zaman geçtikçe dünyaya baktığım yer ve dokunduğum şeylerde bıraktığım iz değişiyor. Aynı tohumları farklı şehirlerde suluyor, yeni sabahlara antika bir bakışla uyanıyor, tanıdık sokakları yabancı adımlarla arşınlıyorum. Belki bütün bunlar, bende gerçekten neyin sabit kalacağını anlamanın ve bana ait olmayanı artık biraz daha kolay ayırt edebilmenin bir yolu.

Sonra sadeleşiyor, içimde artakalanı çekirdek sayıyorum; belki yıllardır yazarken yaptığım şey de başka başka kalemlerle hep aynı çekirdeğin çevresinde bir çember çizmek. Konular, şehirler, insanlar, zamanlar ve kırgınlıklar değişiyor ama mürekkep dönüp dolaşıp insanın kendisiyle arasındaki o dar ve uzun mesafeye dökülüyor. Eskiden öfkenin insanı koruduğunu düşünürdüm; şimdi ise her fırtınanın yıkıcı olması gerekmediğini, öfkenin de zamanla nereye baktığını öğrenebildiğini düşünüyorum. İçimde hâlâ fırtınalar kopuyor elbette ama öfkem de kırgınlığım gibi kör değil artık; kimi suçladığını, kimi affettiğini ve neyi taşımak istemediğini biraz daha biliyor. Kırıldıkça sessizliğe çekilmekte de artık bir sakınca görmüyorum; her şeyi anlatmak, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek, her kapıyı yeniden açmak ya da her gidişin arkasından seslenmek zorunda değilim. Çünkü insan bazen sustuğu için eksilmiyor; bazı sessizlikler, kendisine bırakabildiği en kıymetli boşluklardan biri oluyor. Şimdi beni tanıyanların, eskiden beni tanıyanların bilmediği bir merhametle tanımasını seviyorum; çünkü insanın değiştiğini en çok, kendisini tarif etmek için artık kullanmadığı kelimelerden anlayabileceğine inanıyorum.

Sonrası biraz sis, biraz da içimdeki incinmişliğe bıraktığım sessiz bir sus payı. Eskiden her şeyin cevabını bulmam gerektiğini düşünürken şimdi bazı soruların bir süre cevapsız kalmasına izin verebiliyorum. Bazen soru bildiren cümlelerin sonundaki işareti göremiyor, soruyla cevabı birbirinden ayıramıyorum. Belki bazı sorular uzun süre cevap kılığında dolaşıyor insanın içinde, bazı cevaplar da kendilerini soru sanıyor. Bilmiyorum ve ilk kez bunu söylemek beni eskisi kadar rahatsız etmiyor. Çünkü insanın her şeyi bilmeden de kendisine yaklaşabileceğini, bazı belirsizliklerin eksiklik değil, yolun kendisi olduğunu yavaş yavaş öğreniyorum. Geldiğim bu durak da artık bana bir sorudan çok cevaba benziyor; tamamlanmış değil belki ama bana ait olduğunu bildiğim bir cevap. Henüz noktasını koymadığım o cevabın üzerinde kalemimi biraz daha gezdiriyorum; çünkü galiba mürekkebin döküldüğü yer tam da burası.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!