İnsanın kırıldıktan sonra kendi bütünlüğünü muhafaza ederek yoluna devam edebilmesinde hayran olduğum bir şey var. Kırılmamak değil. Kırıldığın yerden ibaret kalmamak. Bazen en kırılgan sandığımız insan, içinden hiç bilmediğimiz bir güç çıkarıyor. Bazen de yıllarca dimdik gördüğümüz biri, küçücük sandığımız bir şeyin karşısında dağılıyor. Çünkü acının ortak bir ölçü birimi yok. Benim dayanabildiğim şeye bir başkası dayanamayabilir. Bir başkasının kolayca geçtiği yerde ben kalabilirim. Bu ne onun güçsüzlüğünü gösterir ne benim gücümü. Yaranın büyüklüğünü dışarıdan ölçmek kolay; insanın içinde kapladığı yeri değil. Belki dayanıklılık dediğimiz şey de tam burada başlıyor. Hiç düşmemekte değil, düştüğünde kendine ne yaptığında. İnsan karakterini uzun zaman hamura benzettim. Hepimize başlangıçta bir miktar un verilmiş gibi. Mizacımız. Yatkınlıklarımız. Büyüdüğümüz ev. Çocukken öğrendiklerimiz. Bize söylenenler. Söylenmeyenler. Sonra hayat giriyor işin içine. İnsanlar. Kayıplar. Aşklar. Korkular. Seçimler. Tesadüfler. Biz de bütün bunların içinde kendimizi yoğuruyoruz. Ama bu benzetmenin eksik bir tarafı var: Hamur kendi kendini yoğuramaz. İnsan ise zamanla yoğuran el de olabiliyor. Her şeyi seçemiyoruz elbette. Hangi ailede doğacağımızı, kimlerle karşılaşacağımızı, kimi kaybedeceğimizi, başımıza ne geleceğini… Ama bazı şeylerde payımız var. Neye devam edeceğimizde. Nerede duracağımızda. Neyi tekrar tekrar yapacağımızda. Neyi artık yapmayacağımızda. Kimden yardım isteyeceğimizde. Kendimize hangi dille konuşacağımızda. İnsan bütünüyle yeniden yaratılabilir mi, bilmiyorum. Belki gerekmiyor da. Bir kuşun balığa dönüşmesine gerek yok. Balığın da ağaca tırmanmasına. İnsan bazen yıllarca kendisinde olmayan bir şeyi oldurmaya çalışırken zaten sahip olduğu şeyi ihmal ediyor. Ben artık kendimi başka bir şeye dönüştürmekten çok kendi doğamın neye benzediğini anlamayı önemsiyorum. Nerede genişliyorum? Nerede daralıyorum? Ne beni besliyor? Ne tüketiyor? Kimin yanında kendime yaklaşıyorum? Kimin yanında kendimden uzaklaşıyorum? Bu soruların cevapları bazen insanın önüne bütün kişisel gelişim reçetelerinden daha dürüst bir harita koyuyor.
Bir de ilişkiler var. İnsan kendi kendine yeten kapalı bir sistem değil. Bunu öğrenmem zaman aldı. Güvenebildiğimiz insanlar, yanında sürekli savunmada durmak zorunda olmadığımız ilişkiler, gerektiğinde “Ben iyi değilim,” diyebileceğimiz birileri… Bazen insanı ayağa kaldıran kendi gücü oluyor. Bazen uzatılan bir el. Çoğu zaman ikisi birlikte. Belki payidar kalmanın sırlarından biri de budur: Her şeyi tek başına taşımayı meziyet sanmamak. Birinin yanında zırhını çıkarabilmenin de güç olduğunu bilmek. İnsan bir de anlam arıyor. Başına geleni bir yere koymak istiyor. “Neden?” “Niçin ben?” “Bunun bana öğretmeye çalıştığı şey ne?” Ben de çok sordum bunları. Bir zamanlar her yaşananın içinde mutlaka bulunması gereken bir ders olduğuna daha çok inanırdım. Şimdi o kadar emin değilim. Bazı şeylerin anlamı sonradan beliriyor. Bazılarının yıllar sonra. Bazılarınınsa hiç. Ve belki her acıyı anlamlı bir hikâyeye dönüştürmek zorunda değiliz. Bazen bir şey yalnızca canımızı yakmıştır. Bu kadar. İnsan yine de yaşamaya devam edebilir. Anlamını bulduğu için değil; hayat devam ettiği için. Bazen anlam da tam orada, büyük cevapların arasından değil, gündelik hayatın küçücük yerlerinden çıkıyor zaten. Bir çocukta. Bir kitapta. Yaptığın işte. Sevdiğin bir insanın sesinde. Bir sabah uyandığında. Kahveni içerken. Yazarken. Denize bakarken. Küçücük bir şey, insanı yeniden hayata bağlayabiliyor. Büyük cevaplara her zaman ihtiyacımız yok. Bazen ertesi sabaha çıkmak için küçük bir neden yeterli. Kontrol meselesini de zamanla başka türlü görmeye başladım. Başkalarının ne düşündüğünü kontrol edemiyorum. Ne hissettiğini. Geçmişini. Bana vereceği tepkiyi. Beni anlayıp anlamamasını. Kalmasını. Gitmesini. Ama bütün bunların karşısında ne yapacağım konusunda, her zaman olmasa bile, bana ait bir alan var. Bu ayrımı bilmek iyi geliyor. Çünkü insan kontrol edemediği şeylerin nöbetini tutarken çok yoruluyor.
Duygular konusunda da öyle. Artık hissettiğim her şeyi susturmaya çalışmak istemiyorum. Ama her hissettiğimin beni yönetmesini de. “Ben huzursuzum,” ile “Şu anda huzursuz hissediyorum,” arasında küçücük görünen ama benim için önemli bir mesafe var. Ben o mesafeyi seviyorum. Çünkü birincisinde duygu kimliğime dönüşüyor. İkincisinde gelip yanıma oturuyor. Ben hâlâ benim. O da bir süre benimle. Sonra belki gidiyor. Belki biraz daha kalıyor. Ama bütün evin sahibi olmuyor. Bana iyi gelen küçük düzenlerim de var. Yürümek. Okumak. Yazmak. Düzgün yemek. Uyumak. Bazen yalnız kalmak. Bazen birine sesimi duyurmak. Bunların hiçbiri hayatı kusursuzlaştırmıyor. Acıyı ortadan kaldırmıyor. Ama dağıldığım zamanlarda bana tanıdık birkaç basamak bırakıyorlar. Nereye basacağımı biliyorum. Eskiden güçlü olmayı daha sert bir şey sanırdım. Dayanmak. Dişini sıkmak. Yıkılmamak. Kimseye ihtiyaç duymamak. Şimdi gücü biraz daha başka yerde görüyorum. Esneyebilmekte. Fikrini değiştirebilmekte. Yardım isteyebilmekte. Gerektiğinde vazgeçebilmekte. Bir süre hiçbir şey yapmadan durabilmekte. Ve zamanı geldiğinde yeniden hareket edebilmekte. Katı olanın daha kolay kırıldığı söylenir. Belki öyledir. Ben artık kırılmaktan eskisi kadar korkmuyorum. Çünkü insanın gücü hiç çatlamamasında değil. Her çatlağı kapatmasında da değil. Bazı izler kalıyor. Bazı yerler eskisi gibi olmuyor. İnsan bazen biraz eksiliyor, başka yerlerinden çoğalıyor. Bir şeyini kaybediyor, daha önce bilmediği başka bir yanını tanıyor. Ve bütün bunlardan sonra yine de kendisi olarak devam edebiliyor. Aynı değil belki. Ama hâlâ kendisi. Hâlâ burada. Payidar dediğim şey belki de tam olarak bu: Başına hiçbir şey gelmemesi değil. Başına gelen onca şeyden sonra, kendi içinde hâlâ yaşayacak bir yer bırakabilmek.
Evrim Onuk




