Hayat Bir Ait Olma Meselesi Belki de…

Tanıdığım en güçlü kadınlardan biri kendimim; bunu söylemek eskiden bana kibirli gelir miydi, bilmiyorum ama artık gelmiyor. Çünkü insan kendi gücünü kabul ederken kırılganlığını inkâr etmek zorunda değil ve ben gücümü biraz da içimdeki karşıtlıkların yıllar içinde birbirine yer açmasına borçluyum. Sert olanla yumuşak olanın, mücadele edenle teslim olanın, akılla sezginin, kalmak isteyenle gitmeyi bilenin uyumu belki de beni ben yapan şeylerden biri. Bu kamp öncesindeki birkaç gün benim için duygusal olarak epey yoğundu; içimden çıkanların kendimden sakladıklarım mı, yoksa çoktan üstesinden geldiğimi sandığım şeyler mi olduğunu anlayamadım. Sonra doğanın içinde suya girip ateşin başında ısınırken, serin rüzgârı tenimden geçirip bazen susup bazen ağlarken kendime uzun zamandır vermediğim bir alan açtım. Bir zamanlar yardım istemeyi güçsüzlük sanmış olabilirim; şimdi ise yardım isteyebilecek kadar kendimi sevebildiğimi ve kendi sınırımı tanımanın da gücün bir parçası olduğunu biliyorum.

Dört gün boyunca gitmesi gerekenler biraz daha uzaklaştı, kalanlar yumuşadı ve ben, sormadığım bir sorunun cevabıyla karşılaşmış gibi oldum. O günlerde içimde büyüyen şey bir yere, bir insana ya da bir role değil, kendime ait olma duygusuydu. Çünkü insan bazen aradığını bulmak için değil, aslında neyi aradığını anlayabilmek için yola çıkıyor ve bir süre sonra geçtiği şehirlerin, sevdiği insanların, üstlendiği rollerin yalnızca kendisine varırken uğradığı yerler olduğunu fark ediyor. Huzursuzluğumun tamamını artık dışarıdan gelenlere bağlayamam; bazen huzursuzluk, korku ve öfke bana ait ama bana ait olan her şeyi ömür boyu taşımak zorunda olmadığımı da öğreniyorum. Suya baktığımda bunu daha iyi anlıyorum: Çalkalandığında kum yükseliyor, dip görünmez oluyor ama suyu kendi hâline bıraktığında kum ağır ağır dibe çöküyor ve su yeniden berraklaşıyor. Oysa su hep aynı su; belki insan da biraz böyle ve her bulanıklık özümüz değil, bazen yalnızca çok fazla çalkalanmışızdır. Kendini yeterince uzun süre dinlediğinde neyin sana ait olduğunu daha iyi duyuyorsun ama dinlemek kadar, duyduğuna güvenmek de cesaret istiyor.

Teslimiyet benim için başına gelen her şeyi güzel bulmak ya da hiçbir şeye itiraz etmemek değil; kontrol edemediğin şeylerin varlığını kabul ederken kendi payına düşen seçimi unutmamak. Yaşamın bana ne sunacağını, kimin kalıp kimin gideceğini, neyin biteceğini ya da hangi kapının yüzüme kapanacağını seçemem ama karşıma gelenle nasıl bir ilişki kuracağım konusunda hâlâ bir payım var. Her acının içinden huzurla geçemem; bazen isyan eder, dağılır, hatta hiç de zarif olamam ve artık kendimden sürekli bilge, sakin ve teslimiyet içinde bir kadın olmasını beklemiyorum. Çünkü kendime durmadan nasıl hissetmem gerektiğini söylemek de başka türlü bir hükmetme biçimi ve benim öğrenmeye çalıştığım şey, kendimi yönetmekten biraz vazgeçip kendimle yaşamayı öğrenmek. Akışta kalmak artık hiçbir şeye direnmemek değil, ne zaman direndiğimi fark edebilmek; güvenmek ise kötü hiçbir şey olmayacağına inanmak değil, olduğunda kendimi bütünüyle terk etmeyeceğimi bilmek. Aidiyet de belki bir yere, bir insana ya da bir role tutunarak kendine ev aramak değil; nereye gidersem gideyim, kim kalırsa kalsın, kim giderse gitsin kendimden sürgün olmayacağımı bilmek. Hayat biraz da ait olma meselesi belki ve insanın en uzun yolu, kendisine ait olmayı öğrenirken yürüdüğü yol. Kendime dönebildiğim sürece, hangi yoldan geçtiğimin artık eskisi kadar önemi yok.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!