İki Soluğumun Arasında…

Bu aralar çok fazla şey düşünüyor, birçok şeyi düşünmekten de vazgeçiyorum; yoruluyor, yanılıyor, unutuyor, sonra yeniden hatırlıyorum. Tam düşecekmişim gibi hissettiğim bir anda dönüp bakıyorum ki aslında hiçbir şey bilmiyorum ve bunun garip bir ferahlığı var. Her şeyi bilmek zorunda olmadığını kabul etmek, her sorunun cevabını aramadan bazı şeylerin yanında yalnızca durabilmek insana başka türlü bir alan açıyor. Bir zaman yazmak istemedim; oysa benim için yazmak, hatırşinas bir dostla sohbet etmek, insan kendisinden kaçarken bile sakladıklarını karşısına oturtmak gibidir. Kendi sesimden, her şeyi anlamlandırmaktan, her duygunun peşine bir cümle takıp içimde olup biten her şeye bir ad vermeye çalışmaktan yorulduğum için biraz sustum. Sonra nefes aldım ve nefes beni başka bir güne, olmak istediğim kadına ya da geçmişteki kendime değil, tam bulunduğum âna geri getirdi.

Bir süre o ânın getirdikleriyle, iyileri ayırmadan ve kötüleri kovmadan, yalnızca var olmanın nasıl bir şey olduğunu yeniden hatırladım. Gözlerim kapalı, ayak tabanlarım toprağa değerken aldığım bir nefes beni çocukluğuma, hayal kurmanın henüz örselenmediği ve kimsenin bir hayalin karşısına hemen “Ama nasıl olacak?” sorusunu koymadığı zamanlara götürdü. Büyüdükçe zamanı, parayı, mesafeleri, başarıyı, kaybı ve ihtimalleri ölçmeye başlıyor; bütün bu ölçülerin arasında bir zamanlar sınırını bilmediğimiz hayallerimizi yavaş yavaş daraltıyoruz. Oysa bana hayatın çizgilerini hâlâ esnetebilen tek bir şey söyle deseler, hayal kurmak derim; zamana, sokaklara, hatta akla bile sığmadan. Çünkü her hayalin ucunda sevdiğim küçücük bir kelime duruyor: “Belki.” Kesinlik taşımıyor, söz vermiyor, hiçbir şeyin gerçekleşeceğini garanti etmiyor ama kapıyı da bütünüyle kapatmıyor. Hayatın bütün kapıları yüzüme kapanmış gibi hissettiğim zamanlarda bile kendime küçücük bir “belki” bırakmak istiyorum; çünkü bazen insanın devam edebilmesi için ihtimalin tamamen ölmemiş olduğunu bilmesi yetiyor.

Artık yaşadığım her şeyin bana bir ders vermek zorunda olduğuna, her insanın beni dönüştürmek için geldiğine ya da her acının içinde mutlaka saklı bir armağan bulunduğuna inanmıyorum. Bazı karşılaşmalar yalnızca karşılaşma, bazı ayrılıklar yalnızca ayrılık, bazı acılar ise yalnızca acı olabilir. Belki mucize dediğimiz şey de her şeyin anlamlı olması değil, bunca anlamsızlığın içinde hâlâ bir insanda, bir canlıda, bir yerde ya da bir nefeste anlam kurabiliyor olmamızdır. Bazen iki soluğun arasındaki o küçücük boşlukta insan hiçbir şey yapmıyor; ne geçmişe yetişiyor ne de geleceği kuruyor, yalnızca var oluyor. Belki benim bütün bu yıllar boyunca aradığım şey de hayatı çözmek değil, onun içinde kendime ait küçücük bir yer bulabilmek ve o yerde hâlâ hayal kurabiliyor olmak. Sonlu olduğumu bildiğim hâlde sonsuzu düşünmekten, her şeyin geçeceğini bildiğim hâlde sevmekten ve her cevabın değişebileceğini bildiğim hâlde sormaktan vazgeçmek istemiyorum. Hayat bütün kesinliklerimi birer birer elimden alırken ben kendime tek bir kelime saklıyorum: “Belki.” Çünkü bazen iki soluğumun arasında kalan küçücük bir ihtimal bile hayatın kenarından yeniden tutunmama yetiyor.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!