Dün gece izlediğim bir dizide insanın en yüce, en asil, en saf yanının neresi olduğuna dair bir soru geçti. Cevap ruhtu. İnsanı yüceltmeye ruhundan başlamak gerektiğini söylüyordu. Cümlenin altını çizerken aklımdan geçen ilk şey, birkaç aydır ruhuma en iyi gelen şeylerden birini yapmadığım oldu: Yazmak. Benim için insan biraz da kendine yazıyor çünkü. Aklından ve kalbinden geçenleri kâğıda bırakırken yalnızca içini dökmüyor; birkaç adım geri çekilip kendisine de bakıyor. Uzaktan. Daha sakin. Bazen daha dürüst. Belki bir çeşit temize çekme hâli bu. Yaşadığını değil belki ama yaşadığının sende bıraktığını. Çünkü olan olmuş oluyor; yazı geçmişi değiştirmiyor. Ama insanın ona baktığı yeri değiştirebiliyor. Hislerimi ne zaman kelimelere döksem satırlar beni bir yere götürüyor. Bazen bir karara. Bazen daha önce göremediğim bir ayrıntıya. Bazen de yalnızca içimde dağınık duran şeylerin yan yana gelmesine. Eskiden belki her yazının sonunda bir cevap arıyordum. Şimdi o kadar ısrarcı değilim. Her şeyin çözülecek bir düğüm, her duygunun açıklanacak bir sebep olması gerekmiyor. Bazen yazının sonunda hâlâ cevabım olmuyor ama sorunun ne olduğunu biraz daha iyi anlıyorum. Bu da az şey değil. Hatta bazı zamanlar insanın kendisine verebileceği en dürüst cevap, henüz bilmediğini kabul etmek olabilir.
Uzun zamandır zihnimde dolaşan düşünceleri sıralıyorum bugün. Hiçbir şey için acele etmek istemiyorum mesela. Telaşın dengemi bozduğunu fark ediyorum. Bir yere yetişmeye çalışırken kendimi geride bırakmak istemiyorum. Ağır ağır denemek istiyorum. Seçimlerimi farkına vara vara yapmak. Bir kararın içine hemen atlamak yerine biraz çevresinde dolaşmak. Bakmak. Dinlemek. İçime siniyor mu diye anlamak. Çünkü vakit kaybetmemek için aceleyle aldığım bazı kararların bana çok daha fazla zaman kaybettirdiğini artık biliyorum. Elbette her hızlı karar yanlış değildi. Her yavaş karar da doğru olmayacak. Hayatın doğruları kronometreyle ölçülmüyor. Ama kendi ritmimi duymadan verdiğim kararların içinde bana ait olmayan bir telaş olduğunu artık ayırt edebiliyorum. Bazen başkalarının beklentisi. Bazen geç kalma korkusu. Bazen bir şeyin adını hemen koyma ihtiyacı. Bazen de belirsizliğe tahammül edemediğim için sonucu erkenden bilme isteği. Ben o telaşı istemiyorum artık. Bir şeyin ne olduğunu anlamadan ona isim vermek, nereye gittiğini görmeden sonunu yazmak istemiyorum. Hayatımda bu kez sonucuna yetişmeye çalışmadan, sürecinin içinde kalmayı denediğim bir şey var. Nereye varacağını bilmiyorum. Ve belki ilk kez, bilmek için de acele etmiyorum. Bunun kararsızlık olmadığını biliyorum. Bazen insanın kendisine tanıdığı zaman da bir seçimdir. Her şeyin hemen açıklığa kavuşmasını istemeden, güzel olan bir şeyin yanında bir süre yalnızca durabilmek… Bu bana iyi geliyor.
Yaşamak istediğim günler var. Paylaşmak istediğim kahkahalar. Kaydetmek istediğim anlar. Okumak istediğim kitaplar, gitmek istediğim yerler, yazmak istediğim daha çok satır var. Ama bunların hiçbirini hayatın yapılacaklar listesine dönüştürmek istemiyorum. Günün sonunda bütün mesele, yaşadığım her şeyin içinden mutlaka güzel bir sonuç çıkarmak değil belki. Hayat bazen güzel sonuçlanmıyor. Bazı hikâyeler yarım kalıyor. Bazı hevesler sönüyor. Bazı yollar bizi düşündüğümüz yere götürmüyor. Ama güzel olanı görebildiğim yerde gözümü ondan kaçırmak da istemiyorum. Benim kalbim bunu iyi yapıyor. Bunca şeye rağmen hâlâ güzel olanı fark edebiliyor. Hâlâ heyecanlanıyor. Hâlâ merak ediyor. Hâlâ bir cümlenin peşine düşüyor. Hâlâ denizin mavisine, bir kitabın altı çizilecek satırına, iyi bir kahveye, beklenmedik bir kahkahaya gereğinden fazla sevinebiliyor. Ve birkaç ay sustuktan sonra yine yazıyor. Belki kalbe iyi gelen şey onu sürekli korumaya, eğitmeye, iyileştirmeye çalışmak değildir. Bazen yalnızca sesini bastırmamak gerekir. Ben bugün bunu yapıyorum. Kalbimi düzeltmeye çalışmadan dinliyorum. Ne söylemesi gerektiğine karar vermeden. Nereye varacağını hesaplamadan. Sonra söylediklerini usulca kâğıda bırakıyorum. Bazı günler insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik bundan ibaret olabilir.
Evrim Onuk




