Yazmak benim en tatlı terapim. Bu satırlar size ulaşmadan önce günlüğüme dökülüyor. Kimsenin okumayacağını bildiğim metinlerin ayrı bir büyüsü var. Orada daha cesurum. Daha az terbiyeli. Daha az düzenli. Cümleyi güzel bitirmek zorunda değilim. Haklı çıkmak da. Kimselere dillendirmediğim, belki henüz kendime bile itiraf edemediğim düğümleri bazen ancak yazarken fark ediyorum. Bir kelime geliyor. Arkasından bir başkası. Sonra insan yıllardır içinde taşıdığı bir şeyin adını ilk kez kendi el yazısıyla karşısında görüyor. Benim için yazmanın özgürleştiren tarafı biraz burada. Kendimi anlatmaktan çok, kendime rastlamak. Uzun zamandır kendimden kendimi doğurduğumu düşünüyorum. Bazen sancılı. Bazen komik. Bazen de doğurduğum kadını ben bile tanımıyorum. Ama galiba hayatım boyunca en çok bununla ilgilendim: Ben kimim? Ve daha önemlisi, bütün öğrendiklerimi, üzerime giydirilenleri, kendi korkularımı ve başkalarının benden beklediklerini biraz kenara koyduğumda geriye kim kalıyor? Bali’ye biraz da bu soruyla gittim. Uzun yıllardır gitmek istiyordum. Ama tek başıma gitmeye cesaret edemiyordum. Sonra bir gün gittim. Bu kadar. Bugün geriye dönüp baktığımda hikâyenin en sevdiğim tarafı belki de bu. Yıllarca büyüttüğüm bir şeyin gerçekleşmesi, sonunda tek bir fiile dönüştü: Gittim. On gün boyunca hiç bilmediğim topraklarda, tek başıma kaldım. Sabahları kuş sesleriyle uyandım. Doğanın içinde yürüdüm. Manta balıklarıyla yüzdüm. Tüplü dalış yaptım. Maymunlarla saatler geçirdim. Uzun meditasyonlara oturdum. Yoga yaptım. Detoks programına katıldım. Kawa banyosunu deneyimledim. Deeksha seansına girdim. Bugün bunların hiçbirine mucizevi anlamlar yüklemek istemiyorum. Hangisinin bedenimde neyi değiştirdiğini, hangisinin gerçekten neye iyi geldiğini bilmiyorum. Ama o günlerde çok yorulmuştum. Bedenen de. Zihnen de. Ve kendime on gün boyunca başka türlü bakabilmek bana iyi geldi. Belki en büyük değişiklik buydu. Kimsenin benden bir şey istemediği bir yerdeydim. Kimse beni tanımıyordu. Geçmişimi bilmiyordu. Hangi rolleri taşıdığımı da. Orada yalnızca Evrim’dim. Bunun ne kadar tuhaf bir özgürlük olduğunu hatırlıyorum. İnsan kendisini tanıyanların olmadığı bir yere gidince bir süreliğine kendi hikâyesinden de çıkabileceğini sanıyor. Sonra anlıyor: Hikâye seninle geliyor. Korkuların geliyor. Alışkanlıkların. Kendine söylediğin eski cümleler. Bavula koymadığını sandığın ne varsa çoktan yerleşmiş. Bali’de bunlarla karşılaşmak bazen ciddi, bazen de komikti. Kendimi dönüştürmeye bu kadar hevesli oluşuma bile güldüğüm oldu. İnsan dünyanın öbür ucuna gidiyor ve yine kendisine rastlıyor. Ne büyük sürpriz.
Bir dönem yaşadığım bütün zorlukların beni tam da o günlere hazırladığına inanıyordum. Her şeyin ilahi bir zamanlaması olduğunu, evrenin saatinin tam vaktinde çaldığını düşünüyordum. Bu düşünce bana iyi geliyordu. Bugün hayatın bu kadar kusursuz bir matematikle işlediğinden emin değilim. Bazı şeyler zamanında oluyor. Bazıları çok geç. Bazıları hiç olmuyor. Bazı karşılaşmaların nedenini yıllar sonra bile çözemiyoruz. Ama şunu biliyorum: Ben Bali’ye gidebildiğim anda gittim. Belki mesele buydu. Hazır olduğum için mi gittim, yoksa gittiğim için mi biraz daha hazır oldum, hâlâ bilmiyorum. Orada kendime bir iyilik yaptım. Her yaşadığım şeyi çözülecek gizli bir şifre gibi görmekten bugün biraz uzağım. Hayat bazen şifre bırakmıyor. Bazen yalnızca yaşanıyor. Yine de geçmişe dönüp bakmanın bir anlamı var. İnsanın kendisini hangi noktalarda terk ettiğini, nerelerde koruduğunu, neyi neden seçtiğini görmesi bugünkü hayatına ışık tutabiliyor. Ben de Bali’de geçmişimi çöpe atmak yerine yanıma oturtmayı denedim. O zamana kadar yaptığım fedakârlıkları düşündüm. Ertelediklerimi. Kendim için isteyip sonra vazgeçtiklerimi. “Şimdi sırası değil,” dediklerimi. Ve kendime sordum: Ben kendi hayatımda ne kadar yer kaplıyorum? Cevabı pek sevmediğim yerler oldu. Ama insanın kendisi hakkında öğrendiği her şey hoşuna gitmek zorunda değil. Belki kendini tanımak biraz da bu yüzden kıymetli. Sadece güzel taraflarını keşfetmiyorsun. Korkaklığını da görüyorsun. Bencilliğini. Kendini ihmal ettiğin yerleri. Başkalarından beklediğin şeyleri. Kendi kendine anlattığın hikâyeleri. Sonra bunların hangisiyle yaşamaya devam edeceğine karar veriyorsun. O yıllarda ruhun birden fazla yaşamdan geçtiğine, yaşananların enerjimizde izler bıraktığına inanıyordum. Doğanın içinde şifa olduğuna da. Bugün inançlarımın bazılarına başka türlü bakıyorum. Ama doğanın bana iyi geldiğinden hâlâ şüphem yok. Bunu açıklamak için evrenin frekanslarını bilmem gerekmiyor. Bir ağacın altında oturduğumda nefesimin değiştiğini biliyorum. Denize girdiğimde bedenimi başka türlü hissettiğimi. Sabah kuş sesleriyle uyandığımda dünyanın yalnızca benim meselelerimden ibaret olmadığını hatırladığımı. Bazen bu kadarı yeter. Bali’de bir şifacıyla karşılaştığımda bunu evrenin bana verdiği bir cevap olarak görmüştüm. “Ben şifa istedim, hayat beni buraya getirdi,” diye düşündüm. Ne güzel bir hikâyeydi. Hâlâ güzel. Yalnız bugün onu biraz başka türlü anlatıyorum. Belki evren beni duymadı. Belki duydu. Bunu bilemem. Ama ben kendimi duydum. Yorgun olduğumu. Durmak istediğimi. Başka bir yere gitmek istediğimi. Tek başıma yapabileceğimi görmek istediğimi. Ve sonunda kendi sesimi yeterince ciddiye alıp bir uçak bileti aldım.
Mucize arayacaksam biraz da burada ararım şimdi. Gökyüzüne fısıldadığım dileğin gerçekleşmesinde değil yalnızca; kendi fısıltımı sonunda benim duymamda. Bali’den bambaşka bir kadın olarak döndüğümü yazmıştım o zaman. Şimdi eski günlüğüme bakınca bu cümleye gülümsüyorum. İnsan on günde bambaşka biri olmuyor. Ben de olmadım. Aynı Evrim döndü. Aynı geçmişle. Aynı kalple. Aynı yaralarla. Ama kendisi hakkında bilmediği birkaç şeyi öğrenmişti. Ve belki birkaç şeyi de yanlış bildiğini. Bu küçümsenecek bir şey değil. Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey bambaşka biri olmak değil. Kendisine biraz daha yaklaşmak. On günün sonunda bavulumu yeniden topladım. Solo Travel’a çıkarken içine kırk yıldır biriktirdiklerimi koyduğumu yazmıştım. Hepsi benimle geri döndü. Ama aralarında yeni bir şey vardı: Dünyanın öbür ucunda da kendimle yaşayabildiğimi biliyordum. Ve galiba yolculuktan getirdiğim en güzel şey buydu.
Evrim Onuk




