Yalın…

İnsanın duygularını anlaması, dahası onlarla ne yapacağını öğrenmesi; içinde birdenbire kopan fırtınada kendini kaybetmeden durabilmesi ve ardından gelen dinginliğin tadını çıkarabilmesi… Özgüvenin en sevdiğim tanımlarından biri bu olabilir. Hiç fırtına çıkmaması değil. Çıktığında kendini terk etmemek. Bunu öğrenmenin birçok yolu var elbette ama benim bildiğim en güvenilir yol, insanın kendisini tanıması. Öğrenmeye içeriden başlayınca bazı şeyler kolaylaşıyor. Ne hissettim? Neden bu kadar etkilendim? Gerçekten neye kırıldım? Neden sustum? Neden kaldım? Neden gitmek istiyorum? Bazen insanın kendisine doğru sorduğu tek bir soru, dışarıya verdiği onlarca cevaptan daha fazla şey anlatıyor. Üstelik her sorunun hemen bir cevabı olması da gerekmiyor. Bazı sorular yalnızca insanın kendisine bakışını değiştiriyor. Hayat bütün karmaşasına rağmen bazı yerlerde şaşırtıcı biçimde yalın. İçimdeki çocuk hâlâ hayatın tadını çıkarmak için hevesle bekliyor. Bunu bilmek hoşuma gidiyor. Ne olmam gerekiyorsa olmaya gönüllüyüm. Ne olmamam gerekiyorsa da olmamaya razıyım. Bu cümlenin içinde bana iyi gelen bir ferahlık var. Her ihtimali zorlamamak. Her kapıyı açmaya çalışmamak. Her şeyi kendine oldurmaya uğraşmamak. Bazen bırakmak. Bazen tutunmak. Ve hangisinin doğru olduğunu önceden bilmek zorunda olmamak. Belki insanın kendisiyle kurduğu güven de biraz burada başlıyor: Vereceği her kararın doğru olacağından emin olmakta değil; yanlış bir karar verdiğinde bile kendisini yeniden bulabileceğini bilmekte.

Bırakmaya da tutunmaya da biraz daha sakin bakıyorum artık. Çünkü ikisi de tek başına cesaret değil. İkisi de tek başına korkaklık değil. Bazen kalmak gerekiyor. Bazen gitmek. Bazen de hiçbir karar vermeden bir süre olduğun yerde durmak. Her eylemsizlik kararsızlık olmadığı gibi, her hareket de ilerlemek anlamına gelmiyor. Bunu yaş aldıkça daha iyi anlıyorum. Anlamak bana ferahlık veriyor. Her şeyi açıklayabilmek anlamında değil; insanın kendi içinde olup bitene biraz yaklaşabilmesi anlamında. Bazen kendime hep aynı yerden baktığımı fark ediyorum. Sonra tek bir soru geliyor. Bakış açım değişiyor. Ben aynıyım. Hikâye aynı. Geçmiş aynı. Ama baktığım yer değişince gördüğüm şey de değişiyor. Geçtiğimiz haftalarda duygusal olarak zor bir sürecin içinden geçtim. Çok zorlandığım günler oldu. Yine kitaplara verdim kendimi. Ben zorlandığımda kitaplara sığınıyorum. Kabuğuma çekiliyorum. Bir süre başkalarının cümlelerinin arasında dolaşıyorum. Bazen kendi hayatından çıkmadan uzaklaşmanın en güzel yolu okumak. Kimse senden cevap beklemiyor. Kendini anlatmak zorunda değilsin. Bir sayfayı kapatıp ötekini açıyorsun. Bir başkasının dünyasına girerken kendi dünyandan birkaç adım uzaklaşıyorsun. Sonra hiç tanımadığın birinin yıllar önce kurduğu bir cümle gelip içinde uzun zamandır sessiz duran bir yere dokunuyor. Kitapların benim için teselliden daha fazlası olmasının nedeni belki de bu. Bana ne hissetmem gerektiğini söylemiyorlar. Yalnızca hissettiklerimin dünyada ilk kez benim başıma gelmediğini hatırlatıyorlar. Bazen insanın ihtiyacı çözüm değil; kendi duygusunun insanlığın geri kalanından bütünüyle kopuk olmadığını bilmek.

Kendi küçücük varlığımızı durmadan hikâyelendirme isteğimiz bana zaman zaman tuhaf geliyor. Bu koskoca dünyanın içinde ne kadar yer kaplıyoruz ki? Birkaç on yıl. Birkaç şehir. Birkaç insanın hafızası. Birkaç eşya. Belki birkaç satır. Ama yine de kendi hikâyemi anlatma çabamı seviyorum. Belki yazmak biraz da budur. Dünyada daha fazla yer kaplamak değil; kapladığın küçücük yere dikkatle bakmak. Orada ne olduğunu anlamaya çalışmak. Ben de bunu yapıyorum. Bakıyorum. Yazıyorum. Bazen anlıyorum. Bazen yalnızca yazmış oluyorum. İkisi de bana yetiyor. Bir de karşıtlarla var olmaya bayılan acayip bir ruhum var. Hem güçlü hem kırılgan. Hem gitmeye hazır hem kalmaya meyilli. Hem kalabalığı seven hem kendi kabuğuna kaçan. Hem büyüyen hem içindeki çocuğu yanında taşıyan. Eskiden bütün bunların birbirini tutması gerektiğini düşünürdüm belki. Şimdi tutmasınlar. İnsan dediğin biraz da kendi içindeki çelişkilerle tamamlanıyor. Kendimi tek bir sıfata, tek bir duyguya, tek bir doğruya sığdırmak zorunda değilim. Ve içimde büyüyen bu tatlı kadını seviyorum. Bütün cevapları bildiği için değil. Her zaman doğruyu yaptığı için de değil. Fırtınaları bittiği için hiç değil. Fırtına çıktığında artık biraz daha iyi bildiği bir yere dönebildiği için: Kendine. Belki yalınlık dediğim şey de tam burada başlıyor. Hayatı kusursuzca çözmekte değil. Her duyguyu anlamlandırmakta da değil. Gereksiz olanı yavaşça bırakıp geriye kalanla dürüstçe yaşayabilmekte. Ve ne olursa olsun, kendinden kaçmamakta.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!