İnsanın kaderinin tuhaf taraflarından biri, bugün attığı adımın onu yarın nereye götüreceğini bilmemesi; belki yolculuğu bu yüzden seviyorum, çünkü her şeyi bilerek çıktığım bir yol bana biraz eksik geliyor. Yıllar sonra içimdeki bazı boşluklara cevap, bazı sorulara anlam aradığım bir dönemde önce Bali, ardından Thailand girdi hayatıma; ikisi birbirinden başkaydı, ben de ikisinde başka. Tatil bittiğinde maviyi ve yeşili orada bırakmadım; insan bazı yerlerden hiçbir şey getirmediğini sanıyor ama aylar, hatta yıllar sonra bir koku, bir ses ya da ışığın belli bir açıdan düşüşü onu hiç beklemediği anda yeniden aynı yere götürüyor ve zamansız olan şeyin biraz da hatıra olduğunu anlıyor. Thailand’da tapınaklar gezdim, dualar ettim, niyetler tuttum, bazen hiçbir şey istemeden yalnızca oturdum; başka bir inancın, kültürün ve sessizliğin içinde insan kendi sesini de başka türlü duyuyor. Mesafeler üzerine düşündüm; birine kilometrelerce uzaktayken nasıl yakın olunabildiğini, yanı başındaki biriyle aranda kıtalar varmış gibi hissedilebildiğini ve yakınlığın hiçbir zaman yalnızca metrelerle ölçülmediğini orada bir kez daha hatırladım. Phuket’te biriyle karşılaştım; o zaman ona “şifacı” demiştim, çünkü benzer ruhların birbirini bulduğuna, aynı frekanstaki insanların birbirlerini hayatlarına çektiğine daha kuvvetle inanıyordum ve onunla karşılaşmamı da böyle anlamlandırmıştım. Belki gerçekten öyleydi, belki de dünyanın başka bir köşesinde iki yabancının yolu yalnızca kesişti; bugün hangisi olduğuna karar vermek zorunda hissetmiyorum ama sohbetimizi, birlikte meditasyona oturuşumuzu ve ayrılırken çantasından çıkardığı küçük şişeyi hâlâ hatırlıyorum. İçindeki sudan önce avucuna döktü, sonra başımın üzerinden alnıma doğru birkaç damla serpti, bir kelime söyledi ve ardından ince bir kumaş parçasını bileğime dolayıp “Bu seni koruyacak.” diyerek çözülmesin diye üç düğüm attı; o kumaşın beni gerçekten bir şeyden koruyup korumadığını bilmiyorum ama yıllar sonra bile o ânı korudu ve benim için artık bu kadarı yeterli.
Bileğime bağlanan o üç düğümü, bir yabancının ellerini, suyun tenime değmesini ve sonra yürürken içimden geçen o cümleyi hâlâ hatırlıyorum: Kendine ait bir hayat ne büyük zenginlik. Belki Thailand’dan bana kalan asıl şey buydu; kimseyi hayatına almamak ya da kimseye ihtiyaç duymamak değil, insanları sevebilmek, onlarla yol yürümek, aynı sofraya oturmak, sarılmak, bir yabancının sana verdiği küçücük kumaş parçasını yıllarca hatırlamak ve bütün bunların içinde kendi hayatının merkezinden bütünüyle çıkmamak. Bir dönem özgürlüğü daha büyük hareketlerde aradım; kimsenin gitmediği patikalara gidebilmekte, rüzgâra karşı yürümekte, kendimi denizin akışına bırakmakta, canım istediğinde bavulumu toplayıp uzaklaşabilmekte ve bunların hepsini hâlâ seviyorum. Fakat özgürlük bugün bana yalnızca gidebilmek gibi gelmiyor; bazen “Hayır.” diyebilmek, bazen kalmak, bazen geri dönmek, sevdiğin birinin yanında kendi fikrini kaybetmemek ve kimi zaman kimseye uzun açıklamalar yapmadan kendi yolunu seçebilmek de özgürlüğün daha sessiz biçimleri. Kendini bilmek de benim için artık ulaşılan bir mertebe değil; insan bugün tanıdığını sandığı kendisini yarın yeniden şaşırtabiliyor ama hangi değerlerin yanında durmak istediğini zamanla daha berrak seçebiliyor. Benimkiler çok değişmedi: İyi niyet, dürüstlük, güven, nezaket, sağlam bir karakter ve insanın kendisini küçültmeden taşıyabildiği bir tevazu. Bir zamanlar bunların karşılığında hayatın da bana aynı cömertlikle karşılık vereceğine inanmak hoşuma gidiyordu; bugün iyi olduğum için hayatın bana iyi davranmak zorunda olmadığını, doğru yaşamaya çalıştığım için yolumun daima açık olmayacağını ve bütün iyi niyetime rağmen kırılabileceğimi, yanılabileceğimi, yanlış insana güvenebileceğimi biliyorum. Fakat hayatın bana istediğimi vermemesi, nasıl yaşamak istediğime dair seçtiğim şeylerden vazgeçmem için bir gerekçe değil; insanın kendi hayatına sahip çıkması belki de tam burada, şartlar değiştiğinde bile hangi değerlerini pazarlığa açmayacağını bilmesinde başlıyor.
Thailand’da çok yürüdüm; rüzgârı hissettim, patikalara girdim, kendimi denize bıraktım, dua ettim, sustum ve bir daha hiç görmeyeceğim insanlarla karşılaştım. Şimdi geriye dönüp baktığımda orada aradığım şeyin şifa mı, özgürlük mü, cevap mı olduğunu tam olarak bilmiyorum; muhtemelen hepsinden biraz vardı ama yolculukların bana bıraktığı en kıymetli şeyin cevaplardan çok sorular olduğunu bugün daha iyi görüyorum. Nereye gidiyorum, kiminle yürüyorum, neyi yanımda taşıyorum, neyi artık taşımak istemiyorum ve önümde açılan hayatın içinde neye sadık kalmak istiyorum? Thailand bunların hiçbirine benim adıma cevap vermedi ve vermesine de gerek yoktu; bazen bir ülke sana yalnızca denizini, rüzgârını, patikalarını, birkaç yabancının yüzünü ve yıllar sonra bile hatırlayacağın küçücük bir ânı bırakıyor. Geri kalan anlamı zaman içinde sen kuruyorsun; bazı inançların değişiyor, bazı kelimelerin anlamını unutuyorsun, bir zamanlar mucize saydığın şeylere başka türlü bakmaya başlıyorsun ama yaşadığın ânın kıymeti bundan eksilmiyor. O gün bileğime atılan üç düğümün beni koruyacağına inanmıştım; bugün korunmanın hayatın hiçbir yerinde bütünüyle mümkün olmadığını, insanın sevdiği, güvendiği, yanıldığı, düştüğü ve yeniden yoluna devam ettiği ölçüde yaşadığını biliyorum. Belki o üç düğüme bugün yeniden bir anlam verecek olsam onları korumaya değil, hatırlamaya bağlardım: Nereden geçtiğimi, neye inandığımı ve bütün bunların içinden geçerken hangi değerleri yanıma almaya karar verdiğimi hatırlamaya. Çünkü yol boyunca değişen yalnızca gördüğümüz yerler değil; bazı düşüncelerimizi geride bırakıyor, bazılarını yeniden seçiyor ve bazılarını yıllar sonra bile yanımızda taşımaya değer buluyoruz. Bileğimdeki kumaş çoktan yok oldu ama üç düğüm hafızamda hâlâ yerli yerinde; artık beni bir şeyden korudukları için değil, nasıl bir hayatın içinde yürümek istediğimi hatırlattıkları için.
Evrim Onuk




