Dün akşam çok kuvvetli bir epifani yaşadım; son bir haftadır bazı düşünceler zihnime vurup duruyor, bazen hafifleyip bazen güçlenerek gelip çekilen dalgalar gibi birbirlerinin yerini alıyordu. Birini yakalıyor, diğerini kaybediyor, bir şeyin etrafında dolaştığımı hissediyor ama ne olduğunu tam olarak göremiyordum; sonra dün akşam birdenbire okyanus sakinleşti, taşlar yerlerine oturdu ve sanki yapbozun son parçasını yerine koydum. Epifani dedikleri şey belki tam olarak böyle bir şey: Uzun zamandır önünde duran bir şeyi ilk kez görür gibi olmak, yeni bir bilgi edinmekten çok zaten bildiğin bir şeyin anlamına ansızın yetişmek. “Hah,” dedim, “işte bu.” Tuhaf bir andı; hem dünyanın en durgun hem de en coşkulu ânı gibiydi ve dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyorken benim içimde bir şey sessizce yer değiştirmişti. “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diye birkaç kez tekrarladım; büyük bir cümle, biliyorum, üstelik insan bazı geceler böyle büyük cümleler kuruyor ve sabah olduğunda hayat yine bildiği yerden devam ediyor.
Kahve yapılıyor, telefon çalıyor, bir şey unutuluyor, bir yere geç kalınıyor ve insan dün gece hayatını değiştirdiğini sandığı düşünceyi öğleden sonra çamaşır katlarken unutabiliyor; belki bu yüzden yazıyorum, o ânı büyütmek için değil, unutmamak için. Çünkü bazı kavrayışlar geldiği anda insanı sarsıyor ama onları hayatın içinde bir yere koymadığında yavaş yavaş silikleşiyor; bir şeyi anlamakla, anladığın şeyle yaşamak aynı şey değil. O gece kendime ne kadar inandığımı gördüm ve belki beni en çok şaşırtan yapbozun tamamından çok, son parçayı yerine koyarken elimin titrememesiydi. Uzun zamandır “kendimize izin vermek” diyoruz ve bu cümle öyle çok tekrarlandı ki kenarları biraz aşındı; ben dün gece izin vermeyi “Yapabilirim.” demekten çok, insanın içinde sessizce “Biliyorum.” diyebilmesi olarak düşündüm. Fakat bilmek de yetmiyor, çünkü insan bildiği şeylerin tam tersini yaparak yıllarca yaşayabiliyor; neyin kendisine iyi gelmediğini, nerede kalmaması gerektiğini, neyi istediğini, hatta bazen kim olduğunu biliyor ve yine de başka türlü yaşamayı sürdürebiliyor. Belki kavrayışın asıl sınavı tam burada başlıyor; zihninde doğru olduğunu bildiğin şeyi seçimlerine, alışkanlıklarına, sınırlarına ve gündelik hayatının küçük kararlarına taşıyabildiğin yerde. Çünkü kavrayış bir kapıyı açabiliyor ama eşiğin hangi tarafında kalacağın hâlâ sana ait.
Belki yapmak dediğimiz şey de budur: Bildiğinle yaşadığın arasındaki mesafeyi, büyük vaatlerle değil, verdiğin küçük kararlarla azaltmak. Bilgelik ise büyük cevaplara sahip olmaktan çok, bulduğun cevabı her seferinde kaybedip yeniden aramak zorunda kalmayacak kadar hayatına yerleştirebilmek olabilir. Dün gece yapbozun son parçasını taktığımı sandım ve belki gerçekten taktım; belki sabah masanın altında birkaç parça daha bulacağım, belki de bugün tamam sandığım resme yıllar sonra baktığımda eksik yerlerini açıkça göreceğim. Bunun beni rahatsız etmemesi hoşuma gidiyor, çünkü artık bir şeyi anlamanın onu sonsuza kadar çözmek anlamına gelmediğini biliyorum. Bazı kavrayışlar nihai cevaplar vermiyor; yalnızca insanın baktığı yeri değiştiriyor ve aynı hayatın içinde daha önce görmediği bir ayrıntıyı görünür kılıyor. Dün akşam benim için olan biraz buydu: Dünya değişmedi, hayat durmadı, sabah yine geldi ama ben aynı resme artık tam olarak aynı yerden bakmıyordum. Belki yarın bu düşüncenin coşkusu azalacak, gündelik hayat onu biraz aşındıracak ve o büyük cümle daha makul bir sese dönüşecek; bunda da bir beis görmüyorum. Çünkü yapbozun gerçekten bitip bitmediğini bilmiyorum ama dün gece bir parçanın nereye ait olduğunu tereddütsüz gördüm ve şimdilik bu kadarı bana yeter.
Evrim Onuk




