Yansıma…

Kendimi bildim bileli böyleyim; benim aklımın içi hiç durmuyor.

En sakin göründüğüm anlarda bile arkada bir yerlerde mutlaka bir kazı çalışması var. Sanki bazen herkes yürüyor, ben duruyorum. Sanki herkes anlıyor, bir ben duyamıyorum. Sanki hayat girdiği her kabın şeklini alan pek kolay bir sıvı, ben kendimde başka hiçbir yere sığmayan koca bir taş, kaskatı.

Bu sıralar kafam başka türlü çalışıyor. 40 yıllık şu ahir ömrümde ilk kez “8” numara kazıttığım saçlarımla yeni aynadaki kıza alışmaya çalışırken, kendimi, kendimden hiç beklemediğim kadar hafif hissediyorum. Zihnime, defterlere sürekli mektuplar yazıyorum. Başka başka müzikler dinliyor, içimden hep başka başka insanlar çıkarıyorum. Kiminin cümleleri çok devrik, kiminin derdi çok sığ kalıyor ama olsun.

Bu sıralar hep birilerine bir şeyler anlatmak istiyorum. Her sabah gün doğmadan uyanıyorum. Meditasyon ve yogamı yapıyor, Arya yı okula gönderdikten sonra, masa başına geçiyorum. Her sabah istisnasız yazıyorum. Şimdilik bilinmezliğe, umarım çok uzak olmayan günlerde de size, sıra sıra mektuplar diziyor olurum. İncecik bir şey. Sadece bana ait bir sesin çağırdığı bir hikaye. Hiç bağırmayan, telaşsız, usulcacık bir his. Sanki bazen aralık olan pencereden esen ılık sonbahar esintisi…

Bir süredir ilk defa, süregiden bir akıntının ortasında değil de yeni bir kapının eşiğindeymişim gibi bir his. Nabzı yükselten bir fikir, yeni başladığım defter, siyah mürekkep. Sabah şarkısı, mecrası farklı, sayfa sayısı aynı anda artan iki hikaye anlatısı, ambalajı açılmamış yeni bir öykü. Heyecan ve yolculuk alametleri. Alamet bazen çok yerinde bir kelime değil mi? Başımıza gelen ve gelemeyen her şeye rağmen bugün hala ayakta, hayatın tam ortasındayız, hep unutuyoruz ama daha çok aferin demek zorundayız kendimize.

Güneş var tam üstümüzde ve çok uzak olmayan bir yerlerde pırıl pırıl bir deniz. Bu diyarda olduğumuz sürece hepsi bize hediye. Kafam, ceplerim ve defterlerim yıllardır cümlelerle dolu. Aniden geliyolar, ben onları tekrar uyandırana kadar nereye yatırırsam orada sakince bekliyorlar. Yaşadıklarımız ve biz, çok katmanlı varlıklarız. Ruhumuz, dünyamız, içimizin koridorları, hepsi çok katmanlı. Bir yanda geçmişimiz, planlarımız, hatıralarımız, umutlarımız, hayal kırıklıklarımız, kırılgan heveslerimiz, sevmelerimiz, sevilmelerimiz, bir türlü sevilemeyişlerimiz var.

Diğer yanda da tüm bunların arasına sıkışmış hisler, bastırılmış duygular, kusulmuş öfkeler, kırılmış hayaller, ağlanmış sevinçler, susulmuş haksızlıklar var. Yazmanın insana en iyi gelen tarafı, terapi hali diye düşünüyorum. Dışarıda esen korkunç rüzgarlara inat edip sonunda kırılıp dökülmek değil, onun seni şekillendirmesine izin verip, eğilebilmek, her neye benzersen benze, yeni şeklini sevebilmek.

Bu haftaya notum bu olsun. Bildiklerin, sadece bildiklerin. Bilmediklerin ise bir koca dünya.

Haftaya görüşmek üzere,

Evrim ONUK

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Sevmek ve Sevilmek

Sevmek ve sevilmek. Sevmeyi bilmek ya da gerekiyorsa Erich Fromm’un da dediği gibi bir sanat dalını öğrenir gibi öğrenmek. Bir de tabi sevmekle yetinmeyip bunu

Yazılarım

Amsterdam ve Den Haag Günlükleri

Kendimi, kontrollü eylemsizlik planımı, iç sesimi, bir de kitaplarımı alıp geldim buraya.Bazen çok doğru kararlar alıyorum. Şehirleri seviyorum; güneş güzel battığı için severim örneğin bir

L'Atelier SoHo