Sisin Ortasında…

En beklemediğin yerinden kırılıveriyor hayat; çeşit çeşit sabahın oluyor sonra: Uyanmak istemediklerin, bir an önce doğsun diye beklediklerin, gözünü açamadığın, aklını susturamadığın, kendi sesine bile ilişemediğin… Bu sabah uyandığımda da adını henüz koyamadığım o şey hâlâ oradaydı; ne gitmiş ne de yaklaşmıştı, yalnızca kendine ait bir yerde sessizce duruyordu. Böyle zamanlarda insan kendisini aynı anda hem tüy kadar hafif hem çelik kadar ağır hissedebiliyor ve ben artık bu karşıtlığı hemen çözmeye çalışmıyorum. Bir şeylere boyumun da gücümün de yetmediğini hissettiğimde yürüyorum; çünkü bazı yerlerden düşünerek çıkılmıyor, bazılarının içinden geçmek gerekiyor. Belki araf dediğimiz yer de biraz böyle; geriye dönemediğin, önünü bütünüyle göremediğin ama bulunduğun yerde sonsuza kadar kalamayacağını bildiğin bir sis. O zaman bir adım atıyorum, sonra bir tane daha; gözlerimi kapatıp nefesimin içime doluşunu, kaburgalarımı ve bunca şeyin içinde hâlâ aynı kararlılıkla atan kalbimi duyuyorum.

Hiçbir şey bir anda çözülmüyor; çünkü insanın yaşadığını anlaması başka, anladığını sindirmesi, artık kendisine yaramayanı ayırıp geride bırakabilmesi bambaşka bir zaman istiyor. Ben de kendimle konuşuyor, nerede gereğinden fazla kaldığıma, neyi fazla sıkı tuttuğuma ve nerede kendimi unutacak kadar inandığıma bakıyorum. Yanlış bağlanmış düğümlere, gereğinden fazla sıkılmış ilmeklere ve kendi ellerimle zorlaştırdığım yollara artık eskisi kadar yer bırakmak istemiyorum. Ama sırf canım yandı diye inandığım her şeyi gözüm kapalı yıkmak da istemiyorum; çünkü kırılmak insanı yalnızca değiştirmiyor, aceleyle hüküm verdiğinde hoyratlaştırabiliyor da. Bu yüzden bir şeyin bittiğine karar vermeden önce gerçekten bitip bitmediğine, doğru olduğuna inanmadan önce gerçekten bana ait olup olmadığına bakacak kadar kendime zaman tanıyorum. Hayat açıyor, soluyor, yeşeriyor, kuruyor ve sonra hiçbir şey olmamış gibi değil, her şey olmuş hâliyle yeniden devam ediyor. Ben de aynaya baktığımda artık yalnızca geride kalan izleri değil, bütün o izlerin arasında kendisine yeni bir yer açan kadını görüyorum.

Üzerimde izler, derin çizikler ve aynı yerde açmaya devam eden taze çiçekler var; birinin varlığı diğerini geçersiz kılmıyor. İnsan aynı anda hem yaralı hem canlı, hem yorulmuş hem yeniden başlayacak kadar meraklı, hem korkmuş hem yürümeye devam edecek kadar cesur olabiliyor. Büyüdükçe öğrendiğim şeylerden biri de kendimi tek bir duygunun içine hapsetmemek; çünkü hiçbir kırgınlık, hiçbir kayıp ve hiçbir korku tek başına beni tarif etmeye yetmiyor. Hayat biraz kalanlar, biraz gidenler, biraz konuşanlar, biraz susanlar ve bütün bunların ortasında kendin olabildiğin kadar sen. Benim hâlâ sevmeye teşne bir kalbim ve varlıklarını her zaman hissetmesem de orada olduklarını bildiğim iki kanadım var. İnsan yaş aldıkça gözlerindeki ifade kadar hayattan bekledikleri de değişiyor; eskiden sis dağılsın, bütün yolu göreyim ve sonunda ne olacağını bileyim isterdim. Şimdi ise sisin ortasında da yürünebildiğini, bazen yalnızca bir adımlık mesafeyi görmenin yeterli olduğunu biliyorum. Hiçbir şey mükemmel değil ve her şeyin olması gerektiği gibi olduğundan da emin değilim. Ama bugün bütün bu belirsizliğin içinde kendimle ilgili bildiğim bir şey var: Önümü bütünüyle göremesem de yönümü başkasına bırakmadan hâlâ yürüyorum.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!