Sessizlikle Konuşmayı Öğrenmek…

Geçen gün kendime şu soruyu sordum: İyi bir insan olmak, her şeye sessizce katlanmak mı demek? Yoksa iyilik, kendi ruhunun incinmesine de kayıtsız kalmamak mı? Yeni bir kitaba başladım. İyiliği öyle naif, sevgiyi onunla öyle iç içe anlatıyor ki satırlar ilerledikçe bazı kelimeler aklımdan çok kalbimde yankılanıyor. Ben hâlâ aşka ve sevgiye inanıyorum. Belki biraz da kitaplar ve filmler yüzünden. Saf, hesapsız sevginin insanda çok güzel yerlere dokunabileceğine inanıyorum. Ama artık sevmenin yalnızca kalmak olmadığını da biliyorum. Bazen sevgi sınır koymaktır. Bazen şefkat, “Buraya kadar,” diyebilmektir. Bazen birini severken kendini de o sevginin içinde tutabilmektir. Çünkü insan kendi iç alanını sürekli ihlal ederek başkasına sonsuz bir iyilik sunamıyor. Bir yerde yoruluyor. Eksiliyor demeyeceğim; çünkü artık her yorgunluğun bizi eksilttiğine de inanmıyorum. Ama kendinden uzaklaşabiliyor. Kendi sesini başkasının ihtiyacından, beklentisinden, öfkesinden ayırt edemez hâle gelebiliyor. Belki sonra sessizleşiyor. Sessizlik de her zaman huzur değil zaten. Bazen söyleyecek sözün kalmadığı yer. Bazen kendini korumak için çekildiğin mesafe. Bazen artık açıklamak istemediğin şeylerin ardından gelen sükûnet. Bazen de uzun zamandır bastırdığın bir şeyin sesini ilk kez duyabildiğin alan. Bazı acılar geçmiyor belki; yalnızca sesini kısıyor. Biz de sustuğu için bittiğini sanıyoruz. Oysa insanın içinde bazı duygular zamandan başka şeyler de bekliyor: Görülmeyi. Adının konmasını. Kabul edilmeyi. Belki biraz şefkati. Kalp, kimseye söylemeden ne çok şey taşıyor. Söyleyemediklerimizi. Söylemekten vazgeçtiklerimizi. Söylesek de anlaşılmadıklarımızı. Ve bazen kendimize bile itiraf edemediklerimizi. Mesele kalbin bütün yükünü bir anda boşaltmak değil belki. Hangisinin gerçekten bize ait olduğunu, hangisini yıllardır başkaları adına taşıdığımızı anlayabilmek. Ben bunu en çok sessizlikte yapabiliyorum.

Hayatım boyunca sabah uyandıktan sonra yeniden uyuyabilen biri olmadım. Geceyse benim için hep başka bir yerdi. Dünya sustuğunda iç sesimin belirginleştiği bir alan. Yazdığım. Okuduğum. Düşündüğüm. Kimseye bir şey anlatmak zorunda olmadığım saatler. Uzun zaman ruhumun karanlıkta daha dürüst konuştuğunu düşündüm. Şimdi sabahların sessizliğini de öğreniyorum. Son birkaç gündür rutinlerimi yeniden kurmaya başladım. Beslenmeme biraz daha dikkat ediyorum. Yoga ve nefes yeniden hayatımda. Sabah beş, kimse için romantik bir saat olmak zorunda değil. Benim için de her sabah şiir gibi değil. Bazen yalnızca uykulu. Sessiz. Karanlık. Ama o saatte sevdiğim bir şey var: Henüz kimse senden hiçbir şey istemiyor. Günün rolleri daha üzerine yerleşmemiş. Telefon susuyor. Dünya senden habersiz. Bir süre yalnızca sen varsın. Ve nefesin. İnsan kendisine karşı o saatlerde biraz daha filtresiz olabiliyor. Ben de son zamanlarda biraz buna ihtiyaç duyuyorum. Zihnimi ikna etmeye çalışırken bedenimi ve kalbimi ne kadar geride bıraktığımı fark ettiğim günlerden geçtim. Hızlı kilo kaybının bende iyi hissettirmeyen etkilerini görünce sabahları, zorlanarak da olsa, küçük bir kahvaltı yapmaya başladım. Sonra kahve. Ve sessizlik. Eskiden sessizliğin içinde mutlaka bir şey düşünmem, çözmem, anlamam gerekiyormuş gibi davranırdım belki. Şimdi bazen yalnızca oturuyorum. Kelimeye ihtiyaç duymadan var olabilmenin de insanın kendisiyle kurduğu bir yakınlık olduğunu öğreniyorum. Her sessizliği bir cevaba dönüştürmek gerekmiyor. Her sabahın insanı değiştirmesi de. Bu küçük düzenin bana iyi geldiğini hissediyorum. Bedenimin biraz gevşediğini. Zihnimin telaşının azaldığını. Güne, kendimi geride bırakarak başlamadığımı. Bunları büyük bir dönüşüm hikâyesine çevirmek istemiyorum. Birkaç gündür böyle. Birkaç gün sonra başka türlü olabilir. Rutinler değişir. İnsan değişir. İhtiyaçları da. Ama bugün bana iyi geliyor. Bugünün hakkını vermek için de bunun yeterli olduğunu düşünüyorum.

Kalbi dinlemek konusunda da fikrim değişiyor. Kalbini dinlemek, hissettiğin her şeyin peşinden gitmek değilmiş. Her özlemi bir dönüşe, her sevgiyi bir kalışa, her korkuyu bir kaçışa çevirmek hiç değil. Bazen tam tersine, hissettiğin şeyi hemen eyleme dönüştürmeden onun yanında oturabilmekmiş. Neden istemiyorum? Neden yoruluyorum? Bu yol neden bana ağır geliyor? Bu insanın yanında neden kendim gibi hissetmiyorum? Neden burada kalmak istiyorum? Neden gitmek? Cevabı hemen bulmak zorunda değilim. Soruyu kendimden kaçmadan duyabilmek şimdilik yeterli. Kalbi dinlemek hayatı mutlaka kolaylaştırmıyor. Ama benim için sadeleştiriyor. Gereksiz gürültüyü biraz azaltıyor. Kendimle kurduğum ilişkinin dünyayla kurduğum ilişkiye nasıl sızdığını daha iyi görüyorum. Kendimde en çok sevdiğim şeylerden biri de bu galiba: Dağıldığımda kendime dönebilmeyi zamanla öğrenmiş olmam. Buna eskiden “kendimi tamir etmek” derdim. Şimdi tamir kelimesini sevmiyorum. Çünkü her zorlandığımda bozulmuş olmuyorum. Her kırıldığımda eksilmiyorum. Bazen yalnızca yoruluyorum. Bazen üzülüyorum. Bazen yolumu şaşırıyorum. Sonra kendimle biraz kalıyorum. Yazıyorum. Okuyorum. Nefes alıyorum. Kahvemi içiyorum. Susuyorum. Ve bir süre sonra bütün seslerin arasından kendi sesimi yeniden ayırt edebiliyorum. İyi kalpli ve cesur bir kadın olmak benim için artık her şeye dayanabilmek değil. Neye dayanmak zorunda olmadığımı da bilmek. Her şeyi affetmek değil. Nerede sınır çizeceğimi bilmek. Hiç kırılmamak değil. Kırıldığımda kendimi terk etmemek. Hayatımın başkalarına nasıl göründüğünden çok, bana nasıl hissettirdiğiyle ilgilendiğim bir yerdeyim artık. Belki sessizlikle konuşmayı öğrenmek dediğim şey de tam olarak bu: Dışarıdaki bütün sesler sustuğunda ortaya çıkan boşluğu hemen başka bir sesle doldurmamak. Bir süre orada kalmak. Ve sonunda, kendime söylediğim şeyi gerçekten duyabilmek.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!