Bazen yabancı bir yerde tanıdık bir şeyle karşılaşmışsın gibi hissedersin; dışarıya bakarken içeriden çağrılıyormuşsun gibi… Henüz ne olduğunu bilmiyorsundur ama sanki bir şeyi keşfetmenin arifesindesindir. Ben geçtiğimiz haftayı biraz böyle yaşadım; uzun zamandır koruduğum sessizliğimi bozup Mala atölyelerine yeniden başladım ve ara vermenin her zaman vazgeçmek anlamına gelmediğini bir kez daha anladım. Bazen insanın sevdiği bir şeye yeniden yaklaşabilmesi için önce ondan biraz uzaklaşması gerekiyor; neyi neden yaptığını hatırlamak, eski heyecanının yerinde hâlâ aynı duygunun olup olmadığına bakmak ve kendisini zorlamadan yeniden istemek için. Atölyeye gelen herkesin başka bir niyeti, başka bir hikâyesi vardı; Mala’nın taşlarını yan yana dizerken her düğümün arasına bir niyet bıraktık ve benim için taşların kendisinden çok, eller çalışırken kalbin de o işe karışması kıymetliydi. Bir düğüm çözülmediğinde bazen daha çok çekiyor, daha fazla güç uyguluyor ve onu iyice sıkıştırıyoruz; sonra elimizi biraz gevşettiğimizde kendiliğinden açıldığını görüyoruz ve hayatın da zaman zaman böyle olduğunu düşünüyorum. Belki her düğüm daha fazla güç istemiyor; bazıları yalnızca biraz alan, biraz sabır ve neyi zorladığımızı fark edecek kadar dikkat istiyor. Ekim ayında İzmir Yoga’da hazırlayacağım yeni atölyenin niyeti de buradan doğuyor: Hayal niyete, niyet eyleme, eylem sürece dönüşsün; gerisini hayat kendi payına düşen yerden tamamlasın. Çünkü niyet benim için artık hayatın karşıma ne çıkaracağını belirlemek değil; seçebildiklerimle seçemediklerim arasındaki farkı bilerek, karşıma çıkanın önünde hangi yönde duracağıma karar vermek.
Yürümek kadar durmanın da yolun bir parçası olduğuna inanıyorum; ne kadar didiniyorsak bazen o kadar dinlenmeye, ne kadar konuşuyorsak biraz susmaya, ne kadar veriyorsak almayı öğrenmeye ve ne kadar tutuyorsak biraz bırakmaya ihtiyacımız var. Kendimden fazla başkalarını düşünmeye başladığımda omuzlarıma ağır bir palto bırakılmış gibi hissediyorum; önce fark etmiyorum ama sürekli verdikçe aynı özeni, dikkati, sevgiyi ve emeği karşı taraftan da beklemeye başlıyor, gelmediğinde ise kırılıyorum. Bu yüzden son zamanlarda kendime daha zor bir soru soruyorum: “Ben bunu gerçekten vermek istediğim için mi veriyorum, yoksa bir gün bana aynı biçimde geri dönmesini beklediğim için mi?” Cevabı her zaman hoşuma gitmiyor ama insanın kendisine sorduğu her sorunun cevabını sevmesi gerekmiyor; bazen yalnızca cevabı değiştirmeden duyabilecek kadar dürüst olması gerekiyor. Katıldığım şamanik çalışmanın ardından dışarıdan gelecek cevapları biraz azaltmaya, her şeyi hemen çözmeye çalışmamaya, kaygının bana çizdiği ihtimalleri gerçek sanmamaya ve hayatımın yönü konusunda kendi payımı küçümsememeye niyet ettim. Son zamanlarda “Mucize benim.” derken kastettiğim de bu; hayatın bütününü yönetebileceğimi düşünmek değil, kendi hayatımın içinde etkisiz olmadığımı bilmek ve bir mucize beklemek yerine değiştirebileceğim şeylerin sorumluluğunu almak. Çünkü bazen mucize dediğimiz şey sabah kalkıp yeniden denemek, gitmen gereken yerden gitmek, kalman gereken yerde kalmak, “Hayır.” demek ya da yıllardır ertelediğin bir şeye nihayet başlamak kadar sade olabiliyor. Günün sonunda kendimle ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri de belki bu merak: Yanıldığımı gördüğümde yeniden bakabilmek, öğrendiğim her şeyi mutlak bir doğru gibi kabul etmek yerine kendi aklımdan ve kalbimden geçirerek ona hayatımda bir yer vermek; çünkü attığım her adımın hediyesi vardığım yer olmuyor, bazen o adımı atarken tanıştığım yeni hâlim oluyor.
Rumi’ye atfedilen bir söz var: “Belki de yalnızca köklerde bulabileceğin bir şeyi dallarda arıyorsun.” Ne zaman okusam biraz duruyorum; çünkü insan sevilmeyi, onaylanmayı, değerli hissetmeyi, güveni, huzuru ve bir yere ait olma duygusunu ne kadar sık dallarda arıyor. Dallar çoğaldıkça biraz daha dışarıya, biraz daha başkasına uzanıyoruz ama bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum; dallarımız da biziz, uzanmak, merak etmek, öğrenmek, sevmek ve başka insanların hayatına dokunmak da yaşamanın zarif taraflarından biri. Mesele dallardan vazgeçmek değil belki; arada bir köklerinin nerede olduğunu, neyle beslendiğini ve dışarıdan beklediğin şeylerin hangisini önce kendi hayatında kurman gerektiğini hatırlamak. Benim için kalp gözünün açılması da artık büyük ve gösterişli bir uyanıştan çok böyle küçük fark edişlere benziyor; bir şeyin peşinde çok uzağa gittiğini fark edip yönünü yeniden tayin edebilmek gibi. Bu hafta niyetim daha az didinmek, biraz daha durmak, verdiğim kadar alabilmeye de izin vermek, mucize beklemek yerine yapabileceğim şeyi yapmak ve ihtiyacım olan her şeyin cevabını uzaklarda aramamak. Çünkü bazen insanın aradığı şey gerçekten kayıp değildir; yalnızca ona ulaşmak için hep aynı yöne baktığından göremiyordur. Belki köklerin zarafeti de tam burada: Hiçbir yere uzanmadan, hiçbir şeyi ispatlamadan, toprağın altında sessizce duruyorlar ve dalların ne kadar uzağa giderse gitsin nereden beslendiğini unutmuyorlar.
Evrim Onuk




