Sadeleş…

Bir şehri gezerken de bir insanı tanırken de galiba en çok beni ne kadar heyecanlandırdığına bakıyorum; bir sokağa döndüğümde karşıma çıkan görüntüyle büyüleniyorsam, bir sokak müzisyeni yıllardır duymadığım bir şarkıyı çalıyorsa, insanlar konuşurken gözlerimin içine bakıyorsa ve önümde hâlâ şaşırabileceğim ihtimaller varsa seviyorum orayı. Belki İstanbul’a duyduğum aşk da biraz bundan; beni ilk gelişimden beri şaşırtmasından, hiç beklemediğim yerlerden karşıma çıkmasından ve en kalabalık hâlinin içinde bile önüme küçük sürprizler bırakmasından. Geldiğim gün yaklaşık on dakika boyunca hiçbir şey yapmadan Boğaz’ı seyrettim; bazı manzaraların karşısında insan konuşmak, anlatmak, hatta fotoğraf çekmek bile istemiyor, yalnızca bakıyor. Çünkü güzelliğin bazı hâlleri insanı kendisine çekmek yerine kendisinden çıkarıyor; nerede olduğunu, ne düşündüğünü, biraz önce neye canının sıkıldığını unutuyor ve o birkaç dakikalık boşlukta hayatın gürültüsü tuhaf biçimde geriye çekiliyor. Boğaz karşımda öylece dururken içimde bir kelime belirdi: “Sadeleş.” Biraz sustum, sonra aynı kelime yeniden geldi ve İstanbul’un bütün o kalabalığına bakarken sadeliğin ne güzel bir kelime olduğunu düşündüm; sade, saf, katkısız, yalın, olduğundan başka görünmeye çalışmayan ve kendisini fazlalıklarla tarif etmeye ihtiyaç duymayan. İnsan ne zaman bu kadar çoğalıyor, bilmiyorum; düşünceleri, kaygıları, geçmişten taşıdığı hikâyeleri, başkalarının beklentilerini, olması ve olmaması gerekenleri, söylenenleri, söylenmeyenleri, korkuları ve kırgınlıkları yıllarca üzerine giyip sonunda hangisinin gerçekten kendisine ait olduğunu unutabiliyor.

O gün sadeleşmenin hayatımdan durmadan bir şeyler çıkarmak değil, önce neyin gerçekten bana ait olduğunu ayırt etmek olabileceğini düşündüm. Her şeye cevap vermek zorunda olmadığımı, henüz yaşanmamış ihtimallerin provasını zihnimde defalarca yapmanın beni onlara hazırlamadığını, yalnızca bugünün içinden biraz daha uzaklaştırdığını biliyorum artık. Yıllardır taşıdığım bazı öfkelerin, korkuların ve kaygıların da sırf uzun zamandır benimle oldukları için bana ait olmak zorunda olmadığını; insanın alıştığı bir duyguyu zamanla karakterinin parçası sanabildiğini fark ediyorum. Görüşümde, duyuşumda, dokunuşumda ve en çok da kendime karşı biraz daha yalın olmak istiyorum; kendimi sürekli açıklama ihtiyacından, haklı çıkma telaşından, herkes tarafından anlaşılma arzusundan ve olduğumdan başka görünmek için harcadığım gereksiz emekten uzaklaşmak. Bazen güçlü görünme çabasını bile bırakmak gerekiyor; çünkü gerçek güç her zaman kendini göstermek istemiyor, kimi zaman yalnızca neye cevap vermeyeceğini, neyi taşımayacağını ve nereden sessizce çekileceğini biliyor. Belki insanın kendisi olabilmek için sandığından daha az şeye ihtiyacı var: Biraz sessizlik, biraz cesaret, biraz nefes ve kendi düşüncelerinin arasında neyin gerçekten kendisine ait olduğunu seçebilecek kadar berraklık. Hayatımda yeni bir şeye yer açmak istediğimde artık ilk sorum “Daha ne eklemeliyim?” değil; bazen ihtiyacım olan şeyin daha az gürültü, daha az korku, daha az “Ne derler?”, daha az kontrol ve bütün bunların altında bana ait olan için biraz daha fazla yer olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’da o gün Boğaz’ın karşısında ne kadar kaldım, bilmiyorum ama maviliğin içinde kaybolurken içimde beliren şey hâlâ çok net. Belki Boğaz bana hiçbir şey söylemedi; belki bütün bunları zaten biliyordum da ilk kez duyabilecek kadar sessizdim. Şehrin önümde bütün görkemiyle uzanırken bana fazlalıklarımı düşündürmesi hoşuma gitti; İstanbul gibi katmanlı, kalabalık ve taşkın bir şehrin karşısında aklıma gelen tek kelimenin “sadeleş” olması da hayatın küçük ironilerinden biri belki. O günden beri sadeliği eksilmekle karıştırmamaya çalışıyorum; bana ait olanı küçültmek değil bu, aksine ona daha fazla yer açmak ve üzerine yıllar içinde eklenmiş gereksiz ağırlıkları daha dikkatli seçmek. Her şeyi bırakmak istemiyorum; yaşadıklarımın, öğrendiklerimin, sevdiğim insanların, hatıralarımın ve hatta bazı hatalarımın bende bıraktığı izi seviyorum, çünkü sadelik geçmişsiz ve kusursuz bir yüzey olmak değil. Benim için mesele artık neyi taşıdığımdan çok, neyi neden taşıdığımı bilmek; bir düşüncenin, bir korkunun, bir beklentinin ya da bir arzunun bana ait olup olmadığını ayırt edebilmek. Sonra içimdeki çocuk bütün bu uzun cümleleri her zamanki maharetiyle tek bir cümleye indiriyor: “Ne yaparsan yap, kalbinle yap.” Belki sadeliğin en zarif hâli de budur; hayatından her şeyi çıkarmak değil, geriye kalanların gerçekten sana ait olduğundan emin olacak kadar berraklaşmak.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!