Kalpten…

Gerçek huzurun yalnızca kendimize iyi bir hayat kurmakla mümkün olduğuna hiçbir zaman tam olarak inanmadım; başkalarının hayatına küçücük de olsa iyi bir şey bırakabilmek bana iyi geliyor. Günün sonunda kendime “Bugün ne yaptım?” diye sormayı seviyorum ve büyük bir cevap aramıyorum; dünyayı değiştirmiş olmam gerekmiyor ama cevabın içinde mümkünse benden başka biri de olsun istiyorum. Bazen bir insan, bazen bir hayvan, bazen hiç tanımadığım biri; çünkü bize önemsiz görünen küçücük bir hareketin başka bir hayatın neresine değdiğini hiçbir zaman tam olarak bilmiyoruz. Yağmurda kalmış bir köpeğe ısınabileceği bir kapı açmak, kendisini değersiz hisseden birine başkasının onayının onun değerini belirlemediğini hatırlatmak ya da çantandan bir kolonyalı mendil çıkarıp uzatmak… Hiçbiri büyük hikâyeler değil ve belki tam da bu yüzden seviyorum onları. Benim bir de ekmekle aramda çocukluğumdan kalma eski bir mesele var; yolda yere düşmüş bir parça ekmek gördüğümde nereye yetişiyor olursam olayım duruyor, eğilip alıyor ve üzerine basılmayacak bir kenara bırakıyorum. Nedenini bugün uzun uzun açıklayamam; yalnızca bazı inceliklerin akıldan önce geldiğini biliyorum, elin senden önce hatırlıyor ve kimsenin görmediği bir anda eğilip yerden aldığın küçücük bir şey, çocukluğundan bugüne taşıdığın değerlerin sessizce hâlâ seninle olduğunu söylüyor.

İyilik yalnızca imkân meselesi değil; elbette bazen imkân gerekiyor ama çoğu zaman önce dikkat gerekiyor: Birinin üşüdüğünü, sustuğunu, yanındaki insanın o gün her zamankinden biraz daha sessiz olduğunu, kapının önünde bekleyen bir hayvanı ya da yerdeki ekmeği görebilmek. İnsan bakmadığı şeyi fark edemiyor ve belki iyiliğin en sade hâllerinden biri de dünyaya biraz daha dikkatle bakmak. Ama zamanla şunu da öğreniyorum: İyi olmak herkesi iyileştirmek, her acının sorumluluğunu almak ya da kendini tüketene kadar vermek demek değil; çünkü başkasına uzattığın eli kendinden kesip verirsen bir süre sonra ikiniz de eksik kalıyorsunuz. Kalpten vermekle kendinden vazgeçmek arasında ince bir sınır var ve ben o sınırı hâlâ öğreniyorum; artık iyiliği kusursuz bir karakter özelliğinden çok, tekrar tekrar yapılan bir seçim olarak görüyorum. Bazen yalnızca bakmak ya da görmezden gelmek, durmak ya da geçmek, elini uzatmak ya da cebinde tutmak kadar küçük bir seçim bu. Ben yüzümü mümkün olduğunca iyi olana çevirmek istiyorum; kötü olanı yok sayarak değil, onun varlığını bildiğim hâlde neye daha fazla yer açacağıma kendim karar vererek. Aralık ayını da belki bu yüzden seviyorum; yaprakların döküldüğü günlerde içimde birikenleri önüme koyuyor, nelerin benden düştüğüne, nelerin kök saldığına ve kalbime iyi gelen hangi şeylerin yerini biraz daha sağlamlaştırdığına bakıyorum.

Uzun yıllardır Rumi’nin sözlerine dönmem de belki bundan; aynı cümleyi farklı yaşlarda okuduğumda başka şeyler duyuyorum, çünkü cümle aynı kalsa bile onu okuyan kişi aynı kalmıyor. Ben de kalmıyorum; eskiden daha çok “olmazsa olmaz”ım vardı, şimdi hayatın insanı en çok, asla değişmeyeceğini düşündüğü yerlerden şaşırtabildiğini biliyorum. Fikrimiz, istediğimiz hayat, sevme biçimimiz, korkularımız, sınırlarımız, hatta kendimiz için kurduğumuz cümleler bile değişiyor ve her değişimin karşısında hemen hazır olmak zorunda değiliz. Bazen direniyor, bazen korkuyor, bazen eski hâlimize dönmek istiyoruz ama yol yine de devam ediyor; ben de artık yolun sonunda tamamlanmış, değişmez bir hâlime ulaşmayı beklemiyorum. Belki insan yürüdükçe biraz daha kendisi oluyor, sonra hayat ona başka bir şey gösteriyor ve o da kendisine yeniden bakıyor. Bugün yine günün sonunda “Ne yaptın?” diye soracağım kendime; belki birini dinledim, bir kapı açtım, bir köpeğin başını okşadım, birine iyi bir söz söyledim ya da yalnızca yürürken durup yere düşmüş bir parça ekmeği kenara koydum. Kimse görmediyse de olur; çünkü bazı şeyler görülmek, anlatılmak ya da alkışlanmak için yapılmıyor. İnsan bazen yalnızca eğiliyor, yerden alıyor, olması gerektiğine inandığı yere usulca bırakıyor ve yoluna biraz daha kendisi olarak devam ediyor.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!