Kabul Görmek…

Bazı günler çok zorlanıyorum hayattan. Sanki kalbim bütün kırgınlıklarını uzun zamandır biriktirmiş de bir sabah önüme bir tabakta koyuvermiş gibi. Al, diyor. Bunlar senin. Zihnimin şaşkınlıklarına değil de kalbimin şaşkınlıklarına karşı çok dayanıksızım ben. Aklımla çözemediğim şeylere değil; kalbimin bir türlü kabul edemediği şeylere takılıyorum daha çok. Bu aralar bazen bu mektupları yazmaya bile gücüm yetmiyor. Yalnızca gücüm de değil aslında. Vaktim. Aklım. Bazen bedenim. Yazamadığımda, söz vermiş de tutmamışım gibi kötü hissediyorum. Sonra düşünüyorum: Kime ne söz verdim? Ve neden kendime verdiğim her arayı bir eksiklik gibi görüyorum? İnsan bomboş otururken bile hiç boş durmayabiliyor çünkü. Dışarıdan bakınca hiçbir şey yapmıyorsun. İçerideyse bir hayat dönüyor. Düşünüyorsun. Hatırlıyorsun. Endişeleniyorsun. Bir şeyi anlamaya çalışıyorsun. Bir şeyi unutmaya. Bir şeyi kabullenmeye. Bir yandan hayatı yürütüyor, bir yandan anne olmaya, ayakta durmaya, para kazanmaya, sevmeye, üzülmeye, toparlanmaya çalışıyorsun. Sonra bütün bunların üzerine bir de kendinden her gün aynı performansı bekliyorsun. Ne tuhaf. Kabul görmek istiyoruz. Onaylanmak. Sevilmek. Anlaşılmak. Ama hata yapmayı kendimize zinhar hak görmüyoruz. Bir günümüz diğerini tutmadığında huzursuz oluyoruz. Sanki önümüzde duran kâğıda her sabah aynı hikâyeyi yazmamız gerekiyormuş gibi. Oysa insanız. Çok hassas terazilerde yaşıyoruz. Bir günün yükü diğerinin yükünü tutmuyor. Dün kolayca taşıdığın şeyi bugün yerinden kaldıramayabiliyorsun. Dün güldüğün şeye bugün içerliyorsun. Dün kesin bildiğini bugün sorguluyorsun. Bazen de dün seni paramparça eden şeyin yanından bugün sessizce geçip gidiyorsun. Tutarsızlık mı bu? Belki biraz. Ama biraz da insan olmak. Kendi kefemize yüklenebileceğimizden fazla ağırlığı çoğu zaman yine kendimiz dolduruyoruz. “Ya olursa?” “Ya olmazsa?” “Ya giderse?” “Ya gelmezse?” “Ya bir daha?” Zihin henüz çekilmemiş filmlere senaryo yazmak konusunda gerçekten çok maharetli.

Üstelik oyuncusu da sensin. Yönetmeni de. Seyircisi de. Sonra hiç yaşanmamış bir sahnenin sonunda gerçekten yoruluyorsun. Bunu yapma demek kolay. Yapmamak o kadar değil. Kalp anlamadığında akıl çok konuşuyor. Akıl sustuğunda bu kez kalp başlıyor. Bazen yardım istemek gerekiyor. Bazen konuşmak. Bazen susmak. Bazen de yaşadığın şeyi hemen çözmeye çalışmadan bir süre yanında oturmak. Her şeyin adını aynı gün koymak zorunda değiliz. Bunu öğrenmem uzun sürdü. Eskiden bana “Hayattaki amacın ne?” diye sorduklarında hiç düşünmeden “Mutluluk,” derdim. Çat diye. Çünkü çok mantıklı gelirdi. Mutluluk her şeyi kapsıyordu benim için. Mutluysan tamam. Doğru insanla birliktesin. Doğru yerde yaşıyorsun. Doğru kararları vermişsin. Hayatın yolunda. Kendimi bildim bileli bana iyi hissettiren, içimdeki güvenli yerlere dokunan şeylere meraklı oldum. Kitaplar. Yeni yöntemler. Olumlamalar. İyi düşünceler. Hepsini sırtımdaki çantaya doldurdum. Sanki yeterince doğru düşünürsem, yeterince fark edersem, yeterince çalışırsam mutluluğu sürekli kılabilirmişim gibi. Sonra hayat, kendisine ait başka bir fikri olduğunu gösterdi. Geçtiğimiz aralık ayında Bali’den döndüğümde “Ben artık mutluluk değil, huzur istiyorum,” diye düşünmüştüm. Hâlâ huzuru önemsiyorum. Ama şimdi huzuru da hiç bozulmayan bir iç denge gibi görmüyorum. Huzurlu bir insan da ağlıyor. Özlüyor. Öfkeleniyor. Yanılıyor. Bazen dağılıyor. Bazen ne yapacağını bilmiyor. Huzur belki bunların hiçbirinin olmaması değil. Olduğunda kendini terk etmemek. İnsanın kendi yanında kalabilmesi. Belki kabul görmek dediğimiz şey de önce burada başlıyor. Başkalarının bizi her hâlimizle kabul etmesini isterken kendimize yalnızca güçlü, üretken, neşeli, doğru kararlar veren hâlimizle tahammül ediyorsak, terazinin bir kefesi hep eksik kalıyor. Ben bugün kendime biraz daha geniş bir yer açmak istiyorum. Yazamadığım günüm de orada olsun. Yorulduğum. Yanlış anladığım. Fazla düşündüğüm. Az konuştuğum.

Korktuğum. Güçlü olduğum. Olmadığım. Hepsi. Bir zamanlar kendime “Sınav, sabır, sebat. Sonu mutlaka selamet,” derdim. Hâlâ seviyorum bu cümleyi. Ama hayatın her sınavının sonunda selamet garantisi verdiğini söyleyemem. Bazı şeyler düzeliyor. Bazıları eksik kalıyor. Bazılarının neden yaşandığını hiç anlamıyoruz. Yine de sabır var. Sebat var. Ve insanın bütün bunların içinden geçerken kendisine gösterebileceği merhamet var. Belki her hikâyenin sonunu değiştiremiyoruz. Ama kendi hikâyemizin içinde kendimize nasıl davranacağımızı biraz olsun değiştirebiliriz. Ben artık her gün mutlu olmak istemiyorum. Her gün güçlü olmak da. Her gün aynı kadın olmak hiç. Kendimden istediğim daha sade bir şey: Hangi hâlimle gelirsem geleyim, kendimde kabul görebileceğim bir yerim olsun.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

Yazılarım

Hoş Geldin Yeni Yaşım…

Bir yılı geride bıraktım mı sahiden? Virajları, kasisleri, durakları, yürüdüğüm patikaları, koştuğum sokakları… Ondan emin değilim. Ama bugün kutlamaya değer bir yaşı daha arkamda bırakıyorum.

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!