27 Eylül…

Her yaş güzellikle geliyor elbet. Ama bazı yaşlar insanı kendisine başka türlü gösteriyor. Çoğu doğum günü sabahı, bir önceki gecenin aynı insanı olarak uyanıyoruz. Haklı olarak. Gece yarısı insanın içine yeni bir akıl inmiyor, yaraları kapanmıyor, korkuları çekip gitmiyor. Saat on ikiyi geçti diye hayat yeniden başlamıyor. Yine de bazı yaşların eşiğinde durup geriye baktığında, bir önceki hâlin sana biraz uzakta görünüyor. Rakamdan değil, arada yaşananlardan. Ben zor bir yaşı arkamda bıraktım. “Şimdi önümde yepyeni bir zaman var.” demek istiyorum ama zamanın ne kadarının bize ait olduğunu bilmiyorum. O yüzden “yepyeni” demeyeyim. Önümde bir bugün var. Şimdilik bu yeter. İnsan dünyasının bütün karmaşasından bir anlığına başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, ihtiyacım olan şeylerin sandığımdan daha sade olduğunu fark ediyorum: Kalbimin içinde bir damla neşe, biraz huzur. Hepsi bu. Hayat bana bir konuda fikrimi epey değiştirdi: Kesinlikler. İnsan ne çok “asla” diyor. Gitmez dediğin gidiyor, kalmaz dediğin kalıyor. Olmaz dediğin oluyor. Sevmem dediğini seviyorsun. Vazgeçemem dediğin birinden bir gün vazgeçebiliyorsun. Bir zamanlar karşı çıktığın bir düşüncenin içinde kendinden bir parça buluyor, yaşayamam dediğin yerde kendine bir hayat kuruyorsun. “Beni bitirir.” dediğin acının ertesi sabahında uyanıyorsun. Bazı yaralar kapanıyor. Bazıları kapanmıyor ama artık her gün kanamıyor. Sınırlar çiziyorsun. Sonra bazılarının yanlış yere çizildiğini fark ediyor, bazılarını aşıyor, bazılarını ise yıllar sonra ilk kez gerçekten koruyorsun. Aklında hiç olmayan biri hayatına giriyor. Hiç gitmeyecek sandığın biri çıkıyor. Yıllarca zihninden çıkaramadığın bir şeyi ise bir sabah artık düşünmediğini fark ediyorsun. İnsan değişiyor. Hayat da. Belki bunun bir kısmına büyümek diyoruz, bir kısmına kaybetmek, bir kısmına iyileşmek. Bir kısmının ise adı yok. Bu yeni yaşım için kendime büyük sözler vermek istemiyorum. Ama dileklerim var. Rüzgâr estiğinde içim sıcacık olsun isterim. Gecenin karanlığında ruhumda biraz güneş kalsın. Kimseyi kırmadan yaşayabilmek isterim ama artık kimseyi hiç kırmayacağıma dair bir söz veremem. İnsan bazen istemeden kırıyor. Bazen kendisini korurken bile. Benim yapabileceğim, kırdığım yeri görebilmek ve gerektiğinde özür dileyebilmek.

Aynı şekilde, beni kıran her şeyi de sevgi adına kabul etmek istemiyorum. Sevilmek isterim. Çok. Ama hesap tutmadan sevebilmeyi de. Birinin elini tuttuysam onu yarı yolda bırakmamayı, bırakmak zorundaysam da bunu mümkün olduğunca incitmeden yapmayı isterim. Hayallerim olsun ama gerçek hayatı kaçıracak kadar değil. Mavinin ve yeşilin gözümü aldığı yerlerde yürümek, seyahat etmek, dalındaki çiçeği sevmek, “Çok.” diyebileceğim kadar ağaç dikmek istiyorum. Kızımla yaşamak. Köpeğime sarılmak. Kitaplarıma da. Okumak, yazmak, izlemek, yardım etmek, öğrenmek, büyümek ve bazen küçülmek… Zihnimi genişletmek. Kalbimi de. Mümkünse bütün bunları sağlıkla ve huzurla yapabilmek. “Ne olacaksa sevgiyle olsun.” demişim bir zamanlar. Bugün yine aynı şeyi diliyorum ama sevginin her şeyi çözeceğini düşündüğüm için değil. Sevgi varken bile bazı şeylerin bitebildiğini artık biliyorum. Bazı insanlar birbirini sever ve yine de ayrılır. Bazı yollar sevgiyle başlar ama başka yönlere gider. Bazı vedalar da sevginin içindedir. Belki yaş almak biraz da bunu kabul etmek: Bir duygunun gerçek olması, onun sonsuza kadar süreceği anlamına gelmiyor. Bir şeyi çok sevmek, onun mutlaka sana iyi geldiğini de göstermiyor. Sevginin yanında başka şeylere de ihtiyaç var. Güvene, dürüstlüğe, nezakete, emeğe, karşılıklılığa ve gerektiğinde gitmeyi ya da kalmayı göze alabilecek bir cesarete. O yüzden yeni yaşım için “Ne olacaksa sevgiyle olsun.” derken cümlenin yanına birkaç kelime daha koyuyorum: Dürüstlükle olsun. Nezaketle olsun. Cesaretle olsun. Ve mümkünse insanın kendisine duyduğu saygıyı eksiltmeden olsun.

Bu sabah kahvemi kaldırıyorum. Kızıma; bana her gün hayatın benden büyük olduğunu hatırlatan varlığına. Yeni yaşıma. Ve kendime. Eskiden doğum günlerimde kendimin “en iyi versiyonu” olmayı dilerdim. Artık kendimi bir versiyon gibi görmek istemiyorum. Sürekli güncellenmesi, geliştirilmesi ve düzeltilmesi gereken bir proje değilim. Bugün olduğum kadını kendime hediye ediyorum. İyi taraflarıyla, yanlışlarıyla, köşeleriyle, yumuşayan yerleriyle, hâlâ öğrenemedikleriyle ve içimde yıllardır büyütmekten vazgeçmediğim o coşkulu kızla. Onu susturmak istemiyorum. Tam tersine, yaş aldıkça sesini daha iyi duymak istiyorum. Çünkü insanın olgunlaşması, içindeki bütün taşkınlıkları terbiye edip sessizleşmesi demek değil benim için. Bazı şeyleri daha iyi bilirken hâlâ şaşırabilmek, gördüğü onca şeye rağmen merakını kaybetmemek, yanılmış olmasına rağmen yeniden güvenebilmek ve hayatın her zaman istediği gibi gitmeyeceğini bildiği hâlde onu sevmeye devam edebilmek de büyümenin bir parçası. Yeni bir yaşa girerken sahip olduğum en kıymetli şey kusursuzlaşmış bir hayat değil. Burada oluşum. Hâlâ merak edişim. Hâlâ sevebilişim. Hâlâ gökyüzüne bakınca durmak isteyişim. Hâlâ bir sabah kahvemi kaldırıp hayatın şerefine içmekten vazgeçmeyişim. Yeni yaşımdan beni başka birine dönüştürmesini istemiyorum. Bütün dileğim, yaşadıklarımın içinden geçerken neyi korumaya değer bulduğumu unutmamak. Yeni bir ben değil. Biraz daha bilen, biraz daha seçen, biraz daha az “asla” diyen ve bütün bunların içinde kendisine biraz daha yakın duran aynı kadın.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!