Hoş Geldin 40 Yaşım…

Hayat döngümün kırkıncı basamağına geldim; söylerken bile başka geliyor kulağa, çünkü insan gençken kırk yaşını çok uzak bir ülke gibi düşünüyor ve oraya vardığında bugünkü kendisinden bambaşka birinin yaşayacağını sanıyor. Sonra zaman geçiyor ve bir sabah o ülkenin sınırından içeri giriyorsun: Ben geldim. “Beden yaş aldıkça ruh hafifler,” derler ama benim ruhum hâlâ bazı şeyleri gereğinden fazla taşıyor; yine de yaş aldıkça neyi taşımak istemediğimi daha iyi öğreniyor ve belki hafiflemenin biraz da bu olduğunu düşünüyorum. Büyüdükçe kalbim daralmadı, aksine genişledi ama kendime sorduğum sorular değişti: Nerede olmak istiyorum, nasıl yaşarsam daha huzurlu olurum, gerçekte ne istiyorum ve bütün bunları gerçekten ben mi istiyorum? Kırk yaş bana cevaplardan çok sorular getirdi ama bundan şikâyetçi değilim; çünkü insan bazı yaşlara cevaplarını çoğaltarak değil, kendisine yanlış sorular sormayı bırakarak geliyor. Affetmenin her zaman unutmak, hoşgörünün her şeye razı olmak, sevmeye devam etmenin ise her kapıyı açık tutmak anlamına gelmediğini öğrenirken çevremdeki insanların sayısı belki azalıyor ama kalanların yanında kendimden daha az eksiliyorum.

Hayatın bir yolculuk olduğu çok söylenir ama bugün bana yolculuk, varılacak yerden çok atılan adım, yanında yürüyen insan, bir masada edilen sohbet, bir kahkaha, bir vedanın ardından eve dönüş gibi geliyor. İnsanın üç kez doğduğuna dair bir söz duymuştum: İlki annesinden, sonra seçimlerinden, bir de hatalarından; kaç kez doğduğumuzu bilmiyorum ama insanın hayatının içinde kendisini yeniden doğurabildiğine inanıyorum. Ben de kırkın eşiğinde biraz böyle hissediyorum; bütün eski parçalarımı geride bırakarak değil, yanlış seçimlerimi, “iyi ki”lerimi, keşkelerimi ve kendimde hâlâ anlamaya çalıştığım ne varsa yanıma alarak kendimden yeniden doğuyormuşum gibi. Yeni yaşımdan büyük vaatler istemiyorum; hayatı kontrol etmeye çalışmak yerine biraz daha yaşayabilmek, merkezime kendimi koymayı bencillikle karıştırmamak ve dengemi her kaybettiğimde kendime kızmak yerine yeniden kurabilmek istiyorum. Sevmek, sevilmek, uçabildiğim kadar ayaklarımı yere basmak, bağ kurabildiğim kadar huzurlu kalmak ve bütün bunların arasında hayatın küçük iyiliklerini görebilecek kadar dikkatli olmak istiyorum. Kırk yaşın kadına kendi cennetini sunduğunu düşünmek hoşuma gidiyor ama belki o cennet hazır gelmiyor; neyi içeri alacağını, neyi artık taşımayacağını, kimin yanında kalacağını, hangi kapıdan çıkacağını, neye “evet”, neye “hayır” diyeceğini öğrendikçe biraz da kendin kuruyorsun. Bazen de hiçbir şey yapmadan yalnızca yaşadığın güne bakıp “Buradayım,” diyebilmek yetiyor.

Bugün buradayım; kırk yaşındayım, hâlâ öğreniyor, yanılıyor, seviyor ve hayal kuruyorum. Artık bunların hiçbirini birbirinin karşıtı gibi görmüyorum; insan yanıldığı hâlde büyüyebilir, kaybettiği hâlde sevebilir, korktuğu hâlde yürüyebilir ve bütün bunların içinde hayatla bağını koruyabilir. Yolumun hep sevgiden geçmesini, rehberimin ise içimde söndürmemeye çalıştığım o ışık olmasını diliyorum. Ama artık o ışığın her zaman parlak olmayacağını da biliyorum; bazen küçücük bir kıvılcım olarak kalacak ve belki bazı günler onu korumak bile yeterli olacak. Mucize beklemekten çok, karşıma çıktığında onu görebilecek gözler; hayat değiştiğinde onunla birlikte değişebilecek cesaret ve değişmeyen yanlarımı koruyabilecek bir kalp diliyorum kendime. Kırk yaşını yıllarca uzak bir ülke sandım, oysa sınırından içeri girince karşıma hiç tanımadığım bir kadın çıkmadı; bütün yaşlarımı, seçimlerimi, hatalarımı ve sevgilerimi taşıyan yine bendim. Belki yeni bir yaşa varmak, eski kendini geride bırakmak değil; bugüne kadar olduğun bütün kadınlara biraz daha yakından bakıp hiçbirini inkâr etmeden yoluna devam edebilmek. İyi ki geldim bu diyara; iyi ki doğdum ve bütün kusurları, kayıpları, başlangıçları ve hâlâ cevabını bilmediğim sorularıyla varlığıma şükürler olsun.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!