Kelime anlamıyla eşitlik; Güneş’in yılda iki kez ekvator düzleminden geçtiği, geceyle gündüzün birbirine en çok yaklaştığı o özel zaman… Benim içinse ekinoks, takvimdeki astronomik bir tarihten biraz daha fazlası; baharın gelişiyle birlikte doğanın ağır ağır uyanmasına benzeyen, içeriye dönmek, fazlalıklara bakmak, bazılarını bırakmak ve biraz tazelenmek için kendime açtığım küçük bir alan. Baharı yaşadığım yeri düzenleyerek, bedenimi ve zihnimi biraz daha dinleyerek, adaçayı ve üzerlik otu yakıp niyetlerimi yazarak karşılıyorum; bunların evrenin düzenini değiştirdiğine dair büyük iddialarım yok, yalnızca bana iyi geliyorlar ve belki ritüellerin güzelliği de hayatı değiştirmelerinden çok, hayatın içinde nasıl durduğumuzu değiştirmelerinde saklı. Rutinle ritüel arasında sevdiğim bir ayrım var: Rutini mümkün kılan tekrar, ritüeli mümkün kılan ise anlam; aynı hareketin içine niyetimizi ve dikkatimizi koyduğumuzda sıradan olanın bizde bıraktığı iz de değişebiliyor. Son zamanlarda kendi hayatıma da biraz buradan bakıyorum; sürekli köklerimi kaldırmanın, bir yerlerden uzaklaşıp yeniden başlamanın hayatımın rutini mi, yoksa farkında olmadan tekrarladığım bir ritüel mi olduğunu ve insanın bazen gittiği yollar kadar neden hep aynı biçimde yola çıktığını da sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz hafta katıldığım eğitimde ses meditasyonu, somatik deneyimleme ve kriyalarla birleşen çalışmalar sırasında gong, harmonium, Himalaya çanakları, sansula ve koshi gibi enstrümanların seslerini yalnızca dinlemekle kalmayıp bedenimde nasıl deneyimlediğime de dikkat ettim; ormanın kendi sesleriyle birbirine karışan tınılar arasında kimi zaman gevşediğimi, kimi zaman zihnimin kıyısına uzun zamandır uğramayan düşüncelerin geldiğini fark ettim. Bunun herkeste aynı karşılığı yaratacağını düşünmüyorum ama benim deneyimimde ses banyosu ve meditasyonu, uzun zamandır bu kadar bilinçli biçimde dinlemediğim bedenime yeniden dikkat kesilmek ve sessizliğin içinde başka türlü bir ses duymak için güzel bir alan açtı.
Geçtiğimiz hafta yazılarımı takip eden bir okurdan “Bunca eğitim, yoga ve terapi gerçekten işe yarıyor mu?” diye soran bir e-posta aldım ve üzerinde biraz düşündükten sonra cevabımın şu olduğunu fark ettim: Beni kurtarmalarını beklemediğim sürece, evet. Çünkü hiçbir kitap, eğitim, yoga pratiği, meditasyon, öğretmen ya da yöntem insanın kendi yerine yaşayamaz; benim için bütün bunlar kendimden kendime çıktığım yolculuğun amacı değil, kendi sesimi biraz daha berrak duyabilmemi sağlayan araçları. Elbette bazen bir dostun eli, bir öğretmenin bilgisi ya da profesyonel bir destek insanın hayatında çok kıymetli bir yer açabiliyor ama bütün bunların arasında insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi bütünüyle ikame edebilecek bir yöntem olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden ruhuma iyi gelen şeylere ayırdığım zamanı artık hayatın geri kalanından çalınmış bir zaman olarak değil, o hayatı daha dikkatli ve daha sahici yaşayabilmenin bir parçası olarak görüyorum. Bir de öğrenmek meselesi var; istediğimiz kadar kitap okuyabilir, eğitimlere katılabilir, defterler dolusu cümlenin altını çizebiliriz ama öğrendiğimiz hiçbir şey hayatımızın içine değmiyorsa bilgi bir süre sonra zihinde biriken zarif bir koleksiyona dönüşebiliyor. Hatta bazen bilmek, insana değiştiği yanılsamasını verebiliyor; başkalarının hayatında neyin doğru olduğunu büyük bir ustalıkla anlatırken sıra kendi seçimlerimize geldiğinde aynı berraklığı gösteremememiz biraz da bundan. Belki gerçek öğrenme, bildiğimiz şeyi ne kadar güzel anlatabildiğimizden çok, hayatımızın ne kadarına dönüştürebildiğimiz yerde başlıyor; ben de artık bir bilgiyi ne kadar iyi hatırladığıma değil, onun yaşama biçimimde ne kadar karşılığı olduğuna bakmayı daha anlamlı buluyorum.
Önümüzdeki hafta severek okuduğum kitaplardan bir liste hazırlamak istiyorum; son zamanlarda yıllar önce okuduğum kitapları yeniden karıştırmak, altını çizdiğim satırlara dönmek ve “O gün bu cümlede ne bulmuştum?” diye düşünmek çok hoşuma gidiyor. Bazı satırları bugün de aynı heyecanla okurken bir zamanlar içimde koca bir yere dokunan bazılarının yanından hiçbir şey hissetmeden geçiyorum ve bu artık bana tuhaf gelmiyor. Çünkü kitap değişmedi, cümle de aynı cümle; değişen benim ve belki insanın kendi dönüşümünü fark etmesinin en zarif yollarından biri, yıllar sonra bir zamanlar altını çizdiği cümlelerle yeniden karşılaşmak. Hayat da biraz böyle, sessiz bir su gibi akıyor; bazen yatağını değiştiriyor, önüne çıkan bir taşın etrafından dolaşıyor, hızlanıyor ya da neredeyse duracak kadar yavaşlıyor ama hiçbir ânı bir öncekinin bütünüyle aynısı olarak kalmıyor. Bu yüzden bu ekinoksta kendime büyük sözler vermek yerine daha sade bir niyet bırakıyorum: Hayatın yönünü bütünüyle belirlemeye çalışmadan, değiştiği yerleri ve benim onunla birlikte değiştiğim noktaları fark edebilmek. Bana iyi gelen şeylere zaman ayırmak, öğrendiklerimi yalnızca zihnimde taşımakla yetinmeyip yaşayabilmek ve bütün büyük arayışların arasında hayatın küçücük huzur anlarını gözden kaçırmamak istiyorum. Belki denge de her şeyi eşitlemek, bütün cevapları bulmak ya da hayatı kusursuz bir düzene yerleştirmek değil; değişirken kendi merkezimizle aramızdaki mesafeyi fark edebilmek. Ve belki yenilenmek de bambaşka bir insana dönüşmekten çok, yıllar önce altını çizdiğin bir cümlenin karşısına yeniden oturup aynı kelimelerde artık başka bir kadın olduğunu sessizce görebilmek.
Evrim Onuk




