“İyi giden şeyleri kimseye anlatma.” derdi büyükler; çocukken buna benzer cümleleri çok duyar, iyi bir şey olmuşsa neden anlatmayacağımı, sevincin neden saklanması gerektiğini anlayamazdım. Büyüdükçe bunun saklamaktan çok korumakla ilgili olabileceğini düşünmeye başladım; her güzel şey kalabalığa çıkmak zorunda değil, bazı mutlulukların seyirciye, bazı başlangıçların da henüz başkalarının fikrine ihtiyacı yok. Hayatımda ilk kez gerçekten bana ait olan bazı şeyleri sessizce taşımayı öğreniyorum; içimde, derunda… Eski bir kelime: Derun. İç, iç taraf, derinlik; insanın dışarıdan görünmeyen, herkese açmadığı ve belki kendisinin bile ancak zamanla ulaşabildiği yeri. Kelimenin anlamını bilmek başka, bir gün gelip o kelimenin içinde yaşamaya başlamak başka; ben içime doğru derinleştikçe dışarıya karşı biraz daha sadeleştiğimi, her sevincimi göstermeye, her kırgınlığımı açıklamaya, her kararımı savunmaya ve her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye eskisi kadar ihtiyaç duymadığımı fark ediyorum. Son yıllarda seçimlerime, istediklerime, artık istemediklerime, hayatın birkaç kez önüme koyduğu benzer yanlışlara, annemle aramdaki bağa ve geçmişte üzerini örttüğüm meselelere yeniden baktım; bazılarını anladım, bazılarıyla yüzleştim, bazıları ise hâlâ olduğu yerde duruyor. Eskiden insanın kendisini bulmasını varılacak bir yer sanırdım, şimdi ise kendinle kurduğun ve ömür boyunca biçim değiştiren bir ilişki olduğunu düşünüyorum; bazen kendini anlıyor, bazen kendine itiraz ediyor, bazen yıllar önce verdiğin bir kararın nedenini ancak bugünkü aklınla görebiliyorsun. Belki derun da tam burada başlıyor: Kendini bütün dünyaya anlatmadan önce içeride ne söylediğini duyabildiğin ve her cevabı dışarıdan beklemeden kendi sesinin ağırlığını taşıyabildiğin yerde.
Bununla birlikte insanların benim hakkımda ne düşündüğüne verdiğim önem de değişti; tamamen umursamadığımı söylemek doğru olmaz, çünkü insan insana değiyor, birinin sözü canımızı acıtıyor, birinin bakışı iyi geliyor ve hepimiz bir ölçüde sevilmek, görülmek, anlaşılmak istiyoruz. Fakat herkes tarafından doğru anlaşılmaya çalışmak insanın ömründen çok şey alıyor; bir noktadan sonra kendi hayatının sürekli açıklamasını yapan birine dönüşüyorsun ve ben artık daha az açıklamayı tercih ediyorum. “Nasılsın?” diye sorduklarında bazen “İyiyim.” yerine “Huzurluyum.” demek geliyor içimden; ikisi benim için aynı şey değil, çünkü iyi olmak biraz günün şartlarına bağlıyken huzur, bazı şeyler eksikken de içinde oturabileceğin sakin bir yer gibi. Gönlümü dinlemek, sabahları şükretmek ve Allah’ın varlığını kendime hatırlatmak o yere açılan kapılardan bazıları; inancım hayatın bana hiçbir şey olmayacağını ya da her iyiliğin mutlaka iyilikle karşılık bulacağını söylemiyor ama yaptığım şeylerin nasıl bir insan olduğumu belirlediğine inanıyorum. Eskiden “Ne ekersen onu biçersin.” cümlesini daha kesin söylerdim, şimdi hayatın hesabının bu kadar kusursuz işlemediğini biliyorum; iyi insanlar kötü şeyler yaşayabiliyor, insan bazen hiç ekmediği bir şeyin ortasında kalabiliyor ama yine de ne ektiğinin önemi var, çünkü her tohum kaderimi belirlemese bile karakterimi belirliyor. Kırklı yaşlarımla birlikte insanlara dair beklentilerimde de bir şey değişti; eskiden biri beni hayal kırıklığına uğrattığında “Yapmaz o, ben onu tanıyorum.” der, sonra yaptığı şey kadar onu yanlış tanımış olmama da üzülürdüm, şimdi ise bazen yalnızca “Yapar, insan bu.” diyebiliyorum. Bu cümlede küskünlük ya da insanlardan umudu kesmek yok; aksine onları zihnimde yazdığım karakterlere mahkûm etmemek, insanın şaşırtabileceğini, yanılabileceğini, kırabileceğini, gidebileceğini ve bütün bunların benim sezgimin ya da değerimin başarısızlığı anlamına gelmediğini kabul etmek var.
Bir dönem hayatıma giren herkesi öğretmen gibi görür, “Öğretmen geldi, öğretti, gitti.” derdim; bu düşünce bir zamanlar bana iyi geldi ama şimdi her gidene bir ders, her karşılaşmaya bir kader ve her vedaya büyük bir anlam yüklemek zorunda hissetmiyorum. Bazı insanlar gerçekten bir şey öğretiyor, bazıları yalnızca geçiyor, bazıları iz bırakıyor, bazıları güzel bir hatıraya dönüşüyor, bazıları ise hiçbir büyük mesaja dönüşmeden hayatımızdan çıkıyor; yaşanan her şeyi kutsal bir işarete çevirmeden de hayatın kıymetli olabileceğini düşünüyorum. Çünkü mesaj bazen uzak bir denizden şişenin içinde gelmiyor; yanı başımızda, gölge gibi duruyor ve ancak ışık değiştiğinde onu fark ediyoruz. Belki derun biraz da bu: Dışarıda olanı durmadan anlamlandırmak yerine onun bende nereye değdiğine, neyi değiştirdiğine ve neyi artık değiştirmesine izin vermeyeceğime bakabilmek. “Herkes kendi kabı kadar alır hayattan.” derler; ben artık kimin kabının ne kadar olduğuyla pek ilgilenmiyor, kendi kabıma bakıyorum: İçinde ne taşıyorum, neyi yıllardır tutuyorum, neyi artık beslemek istemiyorum ve yeni bir şey gelecekse ona gerçekten yer var mı? Aldığım nefesin, attığım kahkahanın ve seçtiğim yolun bana daha çok ait gelmesi biraz da bundan; yol arkadaşlarımı seçebiliyor, daha küçük bir çemberin her zaman daha eksik olmadığını, bazen yalnızca daha sahici olduğunu görebiliyorum. Eskiden “Ben iyi olursam dünya da iyi oluyor.” derdim, oysa dünya benimle birlikte değişmiyor; onda kötülük de kayıp da haksızlık da var ama ben iyi olduğumda dünyaya baktığım yer değişiyor ve elimden gelenin, dünyayı kendi iyiliğime göre yeniden yazmak değil, onun karşısında kendi iyiliğimi kolayca teslim etmemek olduğunu düşünüyorum. Derun benim için artık herkese göstermediğim, herkesin fikrini sormadığım, Allah’la, geçmişimle ve bugün olduğum kadınla baş başa kalabildiğim sessiz bir iç mekân; kapısını dünyaya kapatmıyorum ama anahtarını da herkese vermiyorum. Galiba büyüdükçe dışarıda daha fazla yer kaplamak istemiyorum; içeride daha derine inmek ve oradan baktığım dünyada neyi göstereceğime, neyi söyleyeceğime, neyi ise yalnızca kendime saklayacağıma biraz daha zarafetle karar vermek istiyorum.
Evrim Onuk




