Pencere…

Bazı günler zor geçiyor, yalan yok. İnsan bir sebepten duygularını toparlayamıyor. İçini olduğu gibi bırakıyor, kendine sıkışıyor. Sonra uzun bir yürüyüşe çıkıyor, biraz müzik dinliyor ve kendisini zamana emanet ediyor. Bir süre sonra içeride bir yer, nasıl oluyorsa, yavaş yavaş genişliyor. Ferahlıyor hani. Tam öyle bir andaydım. Dün yine yalnız kalmayı seçip İzmir’den uzaklaştım. Bir günlük kaçış noktam olan Urla’daki bağ evine gittim. Telefonumu kapattım ve bütün günü kendimle baş başa geçirdim. Bazen insanın herkesten uzaklaşması gerekmiyor; seslerden uzaklaşması yetiyor. Telefon sustuğunda, konuşmalar bittiğinde ve yapılacaklar biraz geride kaldığında insan kendi içindeki uğultuyu daha belirgin duyuyor. Her zaman hoş bir ses değil bu ama benim. Çocukken duyguların içinde kaybolmadan onların yanından geçebilmek gibi doğal bir becerim varmış; şimdi geriye dönüp bakınca öyle geliyor. Adını bilmiyordum. Üzerine düşünmüyordum. Üzülüyordum, sonra başka bir şey oluyordu. Kızıyordum, ardından oyun oynuyordum. Büyüdükçe duygularımın etrafına daha fazla düşünce örmeye başladım galiba. Neden? Niçin? Nasıl oldu? Ne demek istedi? Ben neyi yanlış yaptım? İnsan bazen duygunun kendisinden çok, onun hakkında düşündükleriyle yoruluyor. Yanımda getirdiğim kitabı okurken kendi içimde mücadele ettiğim bir şeye başka bir pencereden baktığımı fark ettim. Kitapların bana verdiği en güzel hediyelerden biri bu. Bazı kitaplar ayna oluyor. Kendini görüp “Demek yalnız değilim.” diyorsun. Bazılarıysa aynayı kırıyor ve sana hiç bakmadığın bir açıdan başka bir yüz gösteriyor. Ben ikincisini daha çok seviyorum galiba. Çünkü insan yalnızca kendisini doğrulayan şeyleri okuduğunda kendi hikâyesinin içinde fazla rahat edebiliyor. Oysa bazen tek bir cümle geliyor ve pencereyi başka bir duvara açıyor. Doğanın içinde, kurulu düzenimden biraz uzak kaldığımda bedenimi, enerjimi, kadınlığımı ve duygularımı daha belirgin hissediyorum. Etraf sessizleşince hayatın en yalın tarafları yeniden görünür oluyor: Toprak, ağaç, rüzgâr, acıkmak, üşümek, bir şey içmek istemek, güneşin yer değiştirmesi… İnsan bütün karmaşasının ortasında ne kadar temel bir canlı olduğunu yeniden hatırlıyor.

Orada zaman üzerine düşündüm. Zaman, Tanrı’nın merhametini bize gösterme biçimlerinden biri olabilir mi? Bilmiyorum. Ama zamanın bazı şeyleri değiştirdiğini biliyorum. Her zaman unutturmuyor. Mutlaka iyileştirmiyor da. Bazen yalnızca araya mesafe koyuyor ve insan aynı şeye o mesafeden baktığında onu başka türlü görüyor. Belki zaman da bir pencere. Bir dönem bana, “Söz niyettir; ağızdan çıktığı anda kendi gerçekliğini yaratmaya başlar.” denmişti. Buna çok inanmıştım. Bugün sözlerin hayatı tek başına yarattığını düşünmüyorum ama kendimize tekrar tekrar söylediğimiz cümlelerin bizi nasıl etkilediğini biliyorum. “Ben güçlüyüm.”, “Ben bunu atlatırım.”, “Ben kimseye ihtiyaç duymam.”, “Ben iyiyim.” İnsan bazen kendi cümlesinin içinde yaşamaya başlıyor. Sonra hayat geliyor ve kurduğun cümleye hiç uymayan bir gün bırakıyor önüne. Son bir yıldır kendime çok emek verdim. Psikoterapi sürecimde birkaç ay sonra bir yılı geride bırakacağım ve bunun kendim için yaptığım en kıymetli yatırımlardan biri olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyleri gördüm. Bazılarını değiştirdim. Bazılarıysa hâlâ aynı yerde. Bütün bunlara rağmen an geliyor, “Toparladım.” dediğim o güçlü kadın bir anda alabora olabiliyor. Eskiden bunu başarısızlık sayabilirdim. Şimdi saymıyorum. İnsan yol almışken de özleyebilir, kırılabilir, eski bir yere dönebilir, bildiklerini unutabilir ve bir gece bütün o güzel cümlelerinin hiçbirine inanmayabilir. Bu, başladığı yere döndüğü anlamına gelmiyor. Özlem ve hasret geldiğinde benim de dengem değişiyor. Güçlü kadın dediğim tarafım kontrolü biraz bırakıyor. Tam da böyle zamanlarda başka birinin sorduğu tek bir soru, yıllardır kendime baktığım yerden beni çıkarıp başka bir yere götürebiliyor. Çünkü insan kendisine de hep aynı pencereden bakmaya alışıyor. Aynı gerekçeler, aynı savunmalar, aynı hikâye… Sonra biri başka bir soru soruyor ve manzara değişiyor. Sevgi üzerine düşünürken de benzer bir yere geldim. Uzun zaman sevmenin kendisinin yeterli olduğuna inanmak istedim. Artık öyle düşünmüyorum. Gösterilmeyen, hissettirilmeyen, yanında durmayan bir sevginin varlığını bilmek insana her zaman yetmiyor. Bir duvarın da bizi çok sevdiğini düşünebiliriz; bilemeyiz. İyi niyet, sadakat, güven, emek, yanında olmak… Bazen tek bir telefon, bazen gerçekten dinlemek, bazen de kalmak. Çünkü sevgi yalnızca insanın içinde taşıdığı bir duygu değil; davranışa dönüştüğünde karşısındakine ulaşabilen ve ancak o zaman iki insan arasında görünür hâle gelen bir şey.

Sonra aidiyeti düşündüm. Bir ülkeye, aileye ya da sevgiliye ait olmaktan daha geniş bir anlamı var benim için. Bazı şehirlerde hissettiğimiz o açıklanması güç tanışıklık, daha önce hiç oturmadığımız bir masada rahat edebilmek, bir eve girip yabancılık çekmemek, birinin yanında cümlelerimizi seçmek zorunda kalmamak… Kendimizi küçültmeden, büyütmeden ve savunmak zorunda hissetmeden durabilmek. Belki aidiyet biraz da budur: Bir yerde kalabilmek için kendinden çıkmak zorunda olmamak. Bir insanın yanında da, bir şehirde de, bazen kendi sessizliğinin içinde de. Akşam yaklaşırken bağ evinde oturup bütün bunları düşündüm. Bir cevap bulmadım. Zaten artık yalnız kaldığım her günün sonunda bir cevapla dönmek zorunda olduğumu düşünmüyorum. Bazı günler yalnızca sakinleşiyorum. Bazı günler özlüyorum. Bazen bir kitabın içinde tek bir cümle buluyorum. Bazen de pencerenin önüne oturup dışarı bakıyorum. Füruğ Ferruhzad’ın pencereyi bilinçle, bakışla ve suskunlukla yan yana getiren dizelerini düşündüm. Belki pencereyi bu yüzden seviyorum. Pencere sana yeni bir dünya vermiyor. Dışarıdaki hiçbir şeyi de değiştirmiyor. Ağacı başka bir yere taşımıyor, havayı değiştirmiyor, olmuş olanı geri almıyor. Yalnızca duvarın içinde başka bir bakış yeri açıyor. İnsan bazen hayatta da tam olarak buna ihtiyaç duyuyor. Yaşadığını inkâr etmeye, her şeyi geride bırakmaya, yeni bir hayata ya da bambaşka bir kendine değil; aynı hayata ve aynı kendine başka bir yerden bakabilmeye. Geçmiş yine orada. İnsanlar, özlem ve henüz cevabını bulamadığın sorular da. Fakat sen artık odanın başka bir yerindesin. Dışarıdaki manzara belki hiç değişmedi. Değişen, senin ona baktığın yer. Belki bazı günlerin bütün ferahlığı da bundan ibaret: Duvarı yıkmaya çalışmadan kendine bir pencere açabilmek.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!