Yeni yılın ertesi sabahı bir mucize olmayacağını biliyoruz aslında. Takvim değişince hayat değişmiyor. Aynı evde, aynı bedenle, aynı geçmişle ve çoğu zaman bir önceki geceden kalan aynı düşüncelerle uyanıyoruz. Yine de yeni bir yılın eşiğinde kararlar alıyor, niyetler belirliyor, kendimize birtakım sözler veriyoruz. Bunda sevdiğim bir şey var. Çünkü bütün o listelerin, hedeflerin ve kararların altında kendimizden küçücük ama kıymetli bir ricada bulunuyoruz belki de: Bu yıl kendi hayatında biraz daha fazla bulun. Ben yeni yılları biraz bunun için seviyorum. Durup uzaktan bakmak için. Neredeyim? Nereden geldim? Nereye doğru gidiyorum? Geçen yıl bana ne bıraktı? Neleri öğrendim? Neleri beceremedim? Nelerin içinden geçtim? Neye teşekkür etmek istiyorum? Ve önümde hâlâ yol varsa, hangi tarafa yürümek istiyorum? Her sorunun cevabını bulamıyorum. Artık bulmam gerektiğine de inanmıyorum. Çünkü bazen yönünü bilmek, varacağın yeri bilmekten daha kıymetli. Ben de yeni yılın hemen ardından ilk seyahatimi planladım. Bu kez biraz daha derinden, biraz daha genişten bakmak için. Uçak biletimi aldım. Otel rezervasyonumu yaptım. Görmek istediğim yerleri işaretliyorum. Notlar alıyorum. Haritalara bakıyorum. Ve yine tek başıma, kendimle, bir Solo Travel yolculuğuna hazırlanıyorum. Bu kez Roma. Henüz gitmedim. Ama içimde çoktan küçük bir Roma var. Sabahları içtiğim Ristretto Italiano’yu bu kez yerinde içeceğimi düşünüyorum. Küçük bir kafede oturmayı. Elimde küçücük bir fincan. Önümden geçen insanlar. Sonra yürümeyi. Uzun uzun. Biraz da kaybolmayı. Çünkü ben bir şehri, görülmesi gereken yerlerin üzerini tek tek çizerek değil, ona bakarak tanımayı seviyorum.
Roma’yla ilgili içimde tarif etmekte zorlandığım bir huzur var. Ve çokça neşe. İçim kıpır kıpır. Bazı şehirlerle daha gitmeden bir yakınlık kuruyor insan. Belki ruh meselesi değildir bu. Belki yıllarca okudukların, izlediğin filmler, gördüğün resimlerdir. Bir kitabın içinden zihninde kalan meydan. Bir fotoğraftaki pencere. Bir heykelin kıvrımı. Bir cümle. Bir kubbe. Bir sokak. Hepsi zamanla zihninde kendine ait bir şehir kuruyor. Sonra bir gün uçak biletini alıyorsun ve hayalindeki şehirle gerçek olanı tanıştırmaya gidiyorsun. Ben Roma’yı yıllardır kitapların sayfalarında gezdim. Sanatın içinde. Edebiyatın. Mimarinin. Tarihin. Henüz ayak basmadığım sokaklarda zihnimle dolaştım. Şimdi bedenim de gidecek. Belki hayalimdeki Roma’yı bulamayacağım. Hatta umarım bulmam. Çünkü bir şehrin beni şaşırtmasını seviyorum. Fotoğraflarda hiç görmediğim bir sokağı sevmeyi. Listemde olmayan bir meydana çıkmayı. Dünyanın görmek için sıraya girdiği bir yere bakıp hiçbir şey hissetmemeyi; sonra kimsenin adını bilmediği küçücük bir köşede nedensizce uzun süre kalmak istemeyi. Seyahatin en güzel taraflarından biri de bu değil mi zaten? Gitmeden önce kurduğun şehirle vardığında karşılaştığın şehir birbirine tam olarak benzemiyor. Ve ikisinin arasında kalan yerde yalnızca sana ait bir hikâye başlıyor. Bir zamanlar tek başıma seyahate çıkmak benim için başlı başına büyük bir meseleydi. Şimdi biletimi alıyorum. Rezervasyonumu yapıyorum. Bavulumu düşünüyorum. Ve gidiyorum. Bunun artık bana olağan gelmesini seviyorum. Çünkü bazı özgürlükler ilk kazanıldıklarında büyük bir zafer gibi hissettiriyor. Sonra yavaş yavaş hayatının sıradan bir parçasına dönüşüyor. Belki özgürlüğün en güzel hâli de tam olarak bu: Bir zamanlar cesaret isteyen bir şeyin, bir gün açıklamaya ihtiyaç duymadığın kadar doğal bir hayat biçimine dönüşmesi.
Bu yolculuktan büyük cevaplar beklemiyorum. Roma’nın beni değiştirmesini de. Bir şehrin bana mutlaka bir şey öğretmesi gerektiğine inanmıyorum artık. Ben de oraya kendimi bulmaya gitmiyorum. Kendimi yanıma alıyorum zaten. Bütün hâllerimle. Merakımla, neşemle, yalnızlığımla, seçimlerimle. Bir kahve içmeye gidiyorum. Sokaklarında yürümeye. Sanata bakmaya. Tarihin arasından geçmeye. Güzel bir masaya oturmaya. Belki saatlerce bir meydana bakmaya. Biraz kaybolmaya. Biraz yaşamaya. Çünkü dünya gerçekten görülmeye, dokunulmaya, içinde yürünmeye değecek kadar güzel yerlerle dolu. Ve ben hayatımın bir yerinde geriye baktığımda yalnızca “Görmek istedim,” demek istemiyorum. “Gittim,” demek istiyorum. “Baktım.” “Yürüdüm.” “Oturdum.” “Kahvemi içtim.” “Oradaydım.” Hayatı uzaktan seyretmektense içinde bulunmayı seviyorum. Belki yıllar geçtikçe kendimde en çok korumak istediğim taraflardan biri de bu olacak: Merak ettiğim bir yere gitmek için hayatın bana özel bir işaret vermesini beklememek. İstemek. Karar vermek. Biletimi almak. Ve gitmek. Bu yıl kendime armağanım Roma. Henüz yolculuk başlamadı. Ama bilet cebimde. Bavulum henüz hazır değil. Şehir hâlâ benden kilometrelerce uzakta. Yine de içimde o tanıdık kıpırtı var. Bazen insanın neşelenmesi için varmış olması gerekmiyor. Gideceğini bilmesi yetiyor.
Evrim Onuk




