Erich Fromm’un söylediği gibi, sevmeyi bir sanat dalını öğrenircesine öğrenmek. Bir de sevmekle yetinmeyip sevgiyi gösterebilmek… Meğer bunların her biri ne kadar incelikli, ne kadar katmanlı, ne kadar inci oyası gibi meseleler. Bir insanı sevmek başka şey; o sevgiyi özenle büyütmek, zarafetle taşıyabilmek ve karşındaki insanın dünyasında hissedilir kılmak bambaşka. İçinde taşıdığın duygunun ötekine ulaşabilmesi için bir yol bulmak gerekiyor. Çünkü insan sevildiğini her zaman kendiliğinden bilmiyor. Bazen duyması gerekiyor. Bazen görmesi. Bazen bir davranışın içinde hissetmesi. Hatırlanmak. Merak edilmek. Yanında kalındığını bilmek. Ve bazen bütün büyük cümlelerden daha kıymetlisi, küçücük bir özen. Son zamanlarda bunları düşünüyorum. Kendi sevme biçimlerimi. Sevilme biçimlerimi. Verdiklerimi. Beklediklerimi. Söylediklerimi. Söylemediklerimi. Ve bütün bunların sevgi dediğimiz o geniş kelimenin içinde nereye düştüğünü anlamaya çalışıyorum. On yıl önceki Evrim söylediklerimi duysa muhtemelen biraz küçümserdi. “Seviyorsan seviyorsundur.” derdi belki. Birini ne kadar çok sevdiğinin geriye kalan her şeyi açıklamaya yeteceğine inanırdı. Şimdiyse o kadar emin değilim. Birini çok sevmek hâlâ müthiş bir şey. Ama insan denen varlık fazla karmaşık; sevgi de bu karmaşanın içinde bazen yolunu kaybedebiliyor. İçinde çok büyük bir sevgi taşıyıp karşındakini çok yalnız bırakabiliyorsun mesela. Sevdiğini düşünüp dinlemeyebiliyorsun. Özleyip aramayabiliyorsun. Kaybetmekten korkup yine de incitebiliyorsun. Kalmak isteyip ilişkinin içinde gerçekten bulunmayabiliyorsun. Demek ki hissetmekle yapabilmek arasında bir mesafe var. Bazı ilişkiler de tam o mesafenin içinde kayboluyor. Belki sevginin emeği burada başlıyor. Yalnızca büyük fedakârlıklarda değil; dikkatte, merakta, sadakatte, tutarlılıkta. Özür dileyebilmekte. Birbirinin dilini öğrenmekte. Zaman zaman kendi bildiğin sevme biçiminden çıkıp karşındaki insanın nasıl sevildiğini anlamaya çalışmakta.
Yine de emek vermenin her şeyi kurtaracağına inanmıyorum. Çünkü bazı sevgiler var ve yine de yetmiyor. Bazı insanlar birbirini gerçekten seviyor ama birbirine iyi gelemiyor. Bazen sevgi kalıyor, ilişki kalmıyor. Bunu kabul etmek, geriye dönüp “Demek ki hiç sevmemişiz.” demekten daha zor belki. Çünkü sevgiyi bütünüyle reddetmek hikâyeyi sadeleştiriyor. Oysa hayat her zaman bu kadar temiz ayrımlarla ilerlemiyor. Bir şey hem gerçek hem yetersiz olabilir. Çok sevmiş ama yanlış davranmış olabilirsin. Çok sevilmiş ama sevildiğini hissedememiş olabilirsin. Birbiriniz için çok şey ifade etmiş ama yine de birbirinize iyi bir hayat kuramamış olabilirsiniz. İnsan ilişkilerinin en zor taraflarından biri de sanırım bu: Bir duygunun varlığı, o duygunun kurduğu ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Ben de zaman zaman uzun bir dönemi yeniden tartmanın ağırlığıyla uğraşıyorum. Ne kadarı neye değerdi? Ne kadarı değdi? Ne kadarı gerçekten sevgiydi? Ne kadarı alışkanlık, umut, beklenti? Benim kafamda tuttuğum bilanço pek kârlı çıkmıyor. Ama kalbin muhasebesi zaten tuhaf. Orada rakamlar birbirini tutmuyor. Bazı şeyler zarar hanesinde dururken bile vazgeçemediğin kadar kıymetli olabiliyor. Bazılarıysa yıllarca kazanç sandığın hâlde sonunda senden ne çok şey götürdüğünü gösteriyor. Belki bu yüzden artık sevginin miktarıyla eskisi kadar ilgilenmiyorum. “Ne kadar sevdi?” sorusundan çok, “Nasıl sevdi?” diye düşünüyorum. Çünkü sevginin büyüklüğünü yalnızca duygunun şiddeti değil, o duygunun hayatta aldığı biçim de anlatıyor. Sana nasıl davranıldığı. Yanında nasıl durulduğu. Kırıldığında ne yapıldığı. Bir sorun çıktığında kaçıldığı mı, kalındığı mı. Verilen sözlerden çok, o sözlerin gündelik hayatın içinde ne kadar karşılık bulduğu. Sevgi biraz da ayrıntılarda ele veriyor kendini. Belki tam da bu yüzden insanın kalbinde çok büyük olan bir şey, hayatının içinde şaşırtıcı derecede küçük kalabiliyor.
Sonra aynı soruyu kendime çeviriyorum: Peki ben nasıl sevdim? Cevabımın her tarafını beğenmiyorum. Zaten artık kendime bakarken yalnızca haklı olduğum yerleri toplamaya çalışmıyorum. Çok sevdiğim yerler oldu. Fazla verdiğim. Sustuklarım. Anlatamadıklarım. Anlaşılmayı beklerken anlatmayı unuttuklarım. Kalmak için gereğinden fazla çabaladığım, gitmem gereken yerde biraz fazla oyalandığım zamanlar… Kendime dönüp baktığımda kusursuz bir sevme hikâyesi görmüyorum. Ama dürüst bir hikâye görmek istiyorum. Çünkü insanın kendisiyle yaptığı muhasebe, bir başkasını suçlu, kendisini masum çıkarmak için tutulduğunda pek anlam taşımıyor. Artık kimin daha çok sevdiğinin hesabıyla ilgilenmiyorum. Kimin daha fazla verdiğiyle de. Bazı ilişkilerin sonunda kazanan ve kaybeden olmuyor zaten. Yalnızca birbirinin hayatından geçmiş iki insan ve ikisinin üzerinde de kalan izler oluyor. Şimdi kendimi satırlara bırakma vakti. Şarabın kokusu da odaya karıştıysa tamam. Sesimi biraz kısıyorum. Sözümü de. Kendi yarattığım dünyaya çekiliyorum. Çünkü bazı hesaplar rakamlarla kapanmıyor. Bazı hikâyelerin kesin bir hükme de ihtiyacı yok. İnsan bazen yalnızca yazarak geriye bakabiliyor; yaşadıklarını yeniden yargılamak için değil, onlara biraz daha uzaktan ve biraz daha berrak bakabilmek için. Belki sevginin ardından geriye kalan en dürüst soru da şu: Sevdik mi? Evet. Ama artık bunun tek başına yeterli bir cevap olmadığını biliyorum. Asıl soru başka: Birbirimize sevildiğimizi hissettirebildik mi? İşte orası, başka bir hikâye.
Evrim Onuk




